2 Nisan 2015 Perşembe

Neler Oluyor Dijital Hayatta?


Bir müddet sınav hazırlıkları nedeniyle, yazılarıma ara vermek zorunda kaldım. Aynı anda iki iş birden yapılabilir ancak önemli olan, o işi layıkıyla yerine getirebilmek :) Dolayısıyla, hem okul hem de paylaştığım yazıların içeriğinin eşit ölçüde önem teşkil etmesi sebebiyle, bugün nihayet sınavlarımın da sona ermesiyle, derin bir nefes aldım ve uzun zamandr nadasa bıraktığım yazılarımı sizlerle buluşturma fırsatını sonunda yakaladım! :)

Kıssadan hisse, atalarımızın da dediği gibi, her işte çırak olmaktansa, bir işte usta olmayı yeğleyenlerdenim. :)

Peki ayrı kaldığımız zaman dilimi içerisinde dijital dünyada neler oldu, neler bitti? Ne gibi değişimler oldu, hangi uygulamalar karşımıza çıktı? Bunların hepsini elimden geldiğince takip etmeye çalıştım. Eğer ki, bahsedeceğim konular arasında atladığım bir nokta var ise,  yazımın sonunda belirttiğim mail adresim ve Twitter hesabım üzerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.  İletişime geçmeniz beni çok memnun eder ve hep söylerim, bilgi paylaştıkça artar :)

Şimdi esas konumuza geri döndüğümüzde, karşımıza bir sürü yenilik çıkıyor. Periscope, TIDAL, OneSong, Curator, Riff, Infinit.. Öyleyse hep birlikte bu uygulamalara şöyle bir göz atmaya başlayalım..

Sosyal medyanın hayatımızdaki yerinin ne olduğuna, insan ilişkilerini nasıl etkilediğine, bizler için aslında olduğumuz değil, olmak istediğimiz bir dünya yarattığına değinmiştim. Bu gelişmeler elbette ki tüketici istek, ihtiyaç ve davranışlarına göre belirleniyor. Daha da ötesi, bizlere çok güzel bir şekilde sunuluyor. Bir nevi farkında olmadan, markalara pazarlama kampanyaları ve yeni ürün geliştirmeleri sürecinde oldukça yardımcı oluyoruz. :)

Peki nedir bu gelişmeler? Hepsini sizler için elimde geldiğince yazımda toparlamaya çalıştım. :)

Infinit

Dosya paylaşmak, hepimiz için adeta günlük yaşantımızın neredeyse bir parçası haline gelmiş durumda. Tüm bilgiler, bu dosya alışverişleri sayesinde aramızda yer değiştiriyor. Ancak bu paylaşımlar sırasında dosyanın büyüklüğü, bekleme süresi gibi sıkıntılar yaşanabiliyor, ki, özellikle iletmek istediğiniz dokümanın acilen karşı tarafa ulaşması gerekiyor ise.. İşte tüm bu dosya hacmi ve bekleme süresi bakımından kolaylık sağlayan Infinit  tam da bu noktada rahat bir nefes aldıracağa benziyor.


Bunun yanı sıra sadece masaüstünden dosya gönderimi yapmakla kullanıcılarını sınırlandırmayıp, İOS ve Android uygulamalarını da son olarak kullanıcılarının hizmetine sundu.

WeTransfer, YouSendIt ve Dropbox gibi dosya paylaşım servislerinden, kendisini sıyırmasını sağlayan en önemli özelliği ve kullanıcılarına sunmuş olduğu çözüm, dosya büyüklüğü sınırlamasına takılmadan dosyaların farklı cihazlara aktarılabilmesini sağlamak. İtiraf edelim ki en büyük sıkıntılardan biri de, dosya paylaşımı sırasında internetin olur olmaz bir zamanda gitmesi ve o anda öylece kalakalmak..  "Artık kalakalmalara son!" Infinit'in diğer bir özelliği de, herhangi bir kesilme yaşandığı sırada dosya aktarımını geçici olarak durdurması ve online olduğunuz andan itibaren dosya aktarımına yeniden başlıyor olması..  Dolayısıyla tekrardan aynı işlemi yapmanıza gerek kalmadan ve "of pof" demenize sebep olmadan büyük bir kolaylık sağlamış oluyor. 

Uygulamaya ise, Facebook veya e-posta hesabınızla giriş yapabiliyorsunuz. Bir diğer ayrıntı ise, eğer dosya transferi yapacağınız kişi de bu uygulamayı kullanıyor ise, dosyaların doğrudan transfer edilmesi.. Eğer tam tersi bir durum söz konusu ise, e-posta adresinize, indirilecek olan dosyanın bağlantısı gönderiliyor.

Curator

Twitter'ın yepyeni servisi Curator,  medya şirketlerinin ve yayıncılarının, kullanıcılar tarafından atılan tweetlerin takip edilmesine ve filtrelemesine yardımcı olacak. 

 curator.twitter.com adresi üstünden  başvuru formunu doldurabilirsiniz. Ancak, bu formların değerlendirmeye tabi tutulacağını ve yapılan değerlendirme sonucunda yetkilendirilip yetkilendirilmeyeceğiniz kararı alınıyor.

Bu uygulama şu an için sadece medya yayıncı kuruluşları için sınırlı olsa da, gerçek zamanlı veriler ve Trend Topic listesine daha kolay erişilmesi bakımından uzun vadede markaların da ilgisini çekebileceğe benziyor.

Kullanıcı ile çift yönlü iletişim kurmak yolunda önemli bir adım olan marka iletişimi, bu sayede daha kolay veri elde edilmesine ve markaların hangi yöne doğru hareket edebileceğine ve/veya etmesi gerektiğine dair önemli ölçüde yol gösterici olacağa benziyor.

OneSong

Markaların yeni bir ürün geliştirmesinde, tüketici davranışları oldukça önemli bir ölçüde ortaya çıkmaktadır. Yeni bir ürün veya uygulamanın ortaya çıkmasındaki en önemli faktörlerin başında, tüketicilerin davranışları, istek ve ihtiyaçlarındaki değişimler gelmektedir.

Bir marka olarak bunu yakalayabildiğiniz ve de gözlemleyebildiğiniz anda, işte  tam da bu noktada kullancılarınızın hoşuna gidecek özellikleri ekleyerek genişletilmiş bir ürün sunduğunuzda, marka değerinizi maksimize etmeniz hiç de zor olmasa gerek. Bunu farkeden ise, Instagram. 

Herkes sevdiği ve/veya dinlediği şarkının  görüntüsünü Instagram'da mutlaka paylaşmıştır yahut paylaşan birilerine illa ki denk gelmişizdir.  'Madem böyle bir şeye ihtiyaç duyuluyor, o zaman bunun üzerine fikir geliştirelim' düşüncesiyle haraket eden İnstagram, şarkı paylaşan veya paylaşma isteği duyan kullanıcıları için, tam da buna uygun bir uygulama karşımıza çıkarıyor, OneSong!



'Her insan bir şarkıdır. Peki sen şu anda hangi şarkısın?' fikrinden yola çıkılarak, hiç olmadık anlarda "yahu nereden geldi şimdi bu benim aklıma" dediğinizde veya sabah kafa radyonuzda bir şarkıyla uyanıp, gününüzü o şarkıyla ile bitirdiğinizde, 'hayatınızın şarkısını' o gün ki zaman dilimi içerisinde OneSong ile kolaylıkla paylaşabilirsiniz.

OneSong uygulaması Spotify ile entegre olarak çalışıyor ve  şimdilik sadece İOS cihazlarda kullanılabiliyor.

Bir uygulamayı kullanabilmek için, başka bir mecranın kullanımının zorunlu kılınması, kullanıcılarda nasıl bir etki yaratacak zaman içerisinde görmemiz mümkün olacak. Duruma daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, kullanıcılar sayesinde her iki mecranın birbiri aracılığıyla reklamının yapılması sağlanarak, her iki  uygulama kullanıcı algısında uygun bir yere yerleştirilmiş olacaktır.

Bununla beraber pazarlama açısında konuyu ele aldığımızda, Instagram ve Spotify kendi hedef kitlelerini (Instagram'da dinlediği müziği paylaşan kullanıcılar) doğru bir şekilde belirlediğini ve bu yönde bir pazarlama faaliyeti gerçekleştirdiklerini görmekteyiz. Bu açıdan ele aldığımızda, pazarlama stratejisinde değişiklik yapılarak,  yoğunlaştırılmış pazarlamanın en uygun strateji olduğunu görmekteyiz.

TIDAL

Madem bu kadar Spotify'a değindik, şimdi hep birlikte kendisinin gıcır mı gıcır rakibi TIDAL'a bir merhaba diyelim! :)

Yeni rakibimiz TIDAL,  dünyanın en ünlü müzisyenlerinin oluşturduğu müzik paylaşım sitesi.  Müzik endüstrisinin Jay-Z desteğiyle yeni bir hareket başlattığını bu anlamda söylememiz yerinde olacaktır. 'Biz kaliteli müzikler yapıyoruz ve eğer kaliteli müzik dinlemek istiyorsanız, bunun karşılığını vermelisiniz. Çünkü, biz sizlere kaliteli müzik ile bir fayda sunuyoruz' temel fikri ile yola çıktığına değinebileceğimiz TIDAL, konumlandırmasını fiyat-kalite esasına göre yani "değer önermesi" yaparak bizlere sunuyor. E haliyle, #TIDALforALL hashtag'i ile kullanıcılara geleneksel medyadan daha kolay ulaşılmasına olanak veren Twitter üzerinden iletişim başlattı. Arasında Türkiye'nin de olduğu yeni pazarlara açılma kararı alan ve "müziğin geleceği" olarak nitelendirilen TIDAL piyasaya sunuldu.

 Aralarında Jay-Z başta olmak üzere, Rihanna, Madonna, DaftPunk, Beyoncé, Usher, Alicia Keys,  Kanye West, Chris Martin, Calvin Harris ve sayamadığımız müzik sektörüne yön veren ve bu anlamda kendi farklılıklarını ortaya koyan,  tabir-i caizse başlı başına bir marka ve endüstri olan sanatçıların desteğini de arkasına alan TIDAL, kendisine destek veren sanatçıların haklarını koruyarak, mağdur etmeme yolunda emin adımlarla ilerlemek istediğini açıkça Spotify ve Beats gibi iki önemli rakibine adeta meydan okuyarak belirtiyor.


Amacının ise,  sanatçılar ve hayranlar adına daha iyi bir hizmet ve daha iyi bir deneyim yaratmak olduğunu ve bu hizmetin dünyaya verilen bir söz olduğu belirtiliyor. Müziğin tüm duyguları yansıtması ve dinleyicilere bu duyguları geçirebilmesi ile evrensel bir dil olduğunu ve hangi özelliklere sahip olduğunuz , kim olduğumuza bakılmadan müziğin, tüm dinleyicileri biraraya getirdiğine özellikle dikkat çekiliyor. Böylelikle  #TIDALforALL'un neden bir hareket olarak başlatıldığını da net bir şekilde bizlere açıklıyor.


RİFF

Bu sefer ki sosyal medya uygulamamız ise Facebook'tan geliyor,  Riff.. Riff uygulamayı kullanan kişilerin arkadaşları ile beraber video yapmasına olanak sağlayan bir uygulama. Facebook hesabınızla giriş yaparak kullanmaya başlayabileceğiniz bu uygulamada, yaptığınız videoyu timeline'da yayınlayarak hem arkadaşlarınızla paylaşmanız hem de arkadaşlarınızın bu videolara istedikleri dokunuşları yapması mümkün. Aynı  durum tabi ki, videolara dokunuş yapmak veya kendi videosunu hazırlamak isteyen tüm kullanıcılar için de geçerli :)

Ancak Riff'in şöyle bir handikapı bulunuyor. Videoda istediğiniz herhangi bir dokunuşu yapmış olsanız dahi, bu dokunuşun, videonun asıl sahibi tarafından beğenilmediği durumlarda kaldırılma olasılığının da bulunuyor olması. Bir yandan kullanıcı açısından oldukça önemli ama aynı zamanda 'neden sildin?' şeklinde sorularla karşınızdaki kişiyi daraltmak ve değerinizi bu davranış üzerinden ölçmeye yeltenmeniz gerekecek kadar da sakıncalı.. O yüzden hiç bu yola sapmadan sadece o anda keyifli ana eşlik etmek hem videoyu yapan hem de onda değişiklik yapacak olan kişi açısından daha iyi :)




Bu uygulamanın hayata geçirilmesi daha doğrusu fikrin çıkış noktası, meydan okumak. Bu fikir üzerinden ilerlenilmesinin sebebi ise, geçtiğimiz yaz aylarında IceBucketChallange hareketi ile meydan okuma videolarının Facebook üzerinden paylaşım oranının oldukça yüksek olması ve Facebook videolarının yarı yarıya büyümesi.

Riff'i İOS ve Android  cihazlarda daha iyi incelemek ve deneyimleme fırsatı bulabilirsiniz. Bir anlamda, bu meydan okumaya  katılan kadar, karşı çıkanların da olduğunu düşünecek olursak, yine  burada 'meydan okumayı' seven hedef kitleye yönelik bir adım atıldığı ve yoğunlaştırılmış pazarlama stratejisinin kullanıldığını söyleyebiliriz.

Video özelliği ile Vine ve SnapChat'e rakip olabilir mi olmaz mı zaman içerisinde göreceğimiz bir gelişme ancak, videolarda değişiklik yapılabiliyor olması, özellikle birden fazla ürüne sahip olan markalar için bu anlamda oldukça avantajlı bir konuma sahip olabilir.  Diğer ürünler açısından yamyamlık olmaması adına, bir markanın yaptığı videoda değişiklik yapılarak, ürünlerin tanıtımı ve kendi aralarında iletişim kurularak aynı zamanda kendi tüketicilerini de videolara çekecek şekilde buna benzer bir fikir ile marka iletişimlerinin bu uygulama ile yapılması sağlanabilir görüşü içerisindeyim.

Dolayısıyla, çıkarılacak iyi bir fikir ile markaların bu uygulamayı kullanması ve karşımıza çıkması olası görülebilir. Dilerim ki, bu anlamda harika bir fikir karşımıza çıkar ve bizde bunun keyfini çıkartırız. :)



PERISCOPE

 En  dikkat çeken -en azından kendi adıma- ve markaların tutundurma faaliyetlerinde oldukça yararlanabileceğini düşündüğüm yepyeni bir uygulama daha, Periscope!

Periscope, bir bakıma hem tüketici yansıması hem de tüketicinin benlik imajını yansıtıyor diyebiliriz. Olmak istediğiniz dünyaya başka birinin yaptığı canlı yayın ile bağlanabiliyorsunuz, benlik imajı açısından da farklı yerleri gezmeyi incelemeyi seven, meraklı  kişilerin bir anlık da olsa bu uygulama sayesinde kolayca görmek veya bilmek istedikleri her şeye ulaşmasını sağlıyor. 

Twitter hesabınızla erişimin sağlandığı Periscope, yayınlarınızın kim tarafından görülmesini istediğinize ve kimleri takip etmek istediğinize kadar sizlere seçme ve seçilme hakkı sunuyor.

Periscope aslında  videoları izleyerek veya canlı yayın yaparak, dünyayı keşfetmenizi  sağlıyor. Yayını yapan kişi canlı yayın yaparak videosunu paylaşırken, seçeneğe bağlı olarak da bulunduğu yeri belirtme şansına sahip. Yayını izleyenler gerçek zamanlı olarak sizinle iletişme geçerek mesaj veya beğendikleri yayınları da ekrana dokunmak suretiyle kalpler göndererek beğenilerini sunma şansı tanıyor.

Yayın sırasında yayınızı izleyen kişi sayısını görebiliyorsunuz veye dilerseniz, yayınızı kaydedebiliyorsunuz. Bulunduğunuz ortamda yayınını takip ettiğiniz ve sizi takip eden kişilere göndermeniz açısından bu yönüyle Snapchat ile benzerlik gösteriyor ancak Periscope'un çok başka durumlarda farklılaştığına da dikkat çekmek gerekiyor.

Karşılaştırma yaptığımız takdirde, Periscope'ta herhangi bir süre sınırlaması yok, canlı yayında yorumlar ve beğeniler anında paylaşılabiliyor. SnapChat ise bu anlamda daha farklı, belli bir süre sınırında çektiğiniz fotoğraf veya videoları paylaşabiliyorsunuz ancak anlık olarak bu gönderilere dair görüşlerinizi veya beğenilerinizi belirtme şansınız yok.

Periscope'u kullanma yoluna giden herhangi bir markaya şu an için rastlamadım ancak olursa, ki, özellikle turizm sektöründe bulunan markalar açısından oldukça yararlanılabilir bir uygulama olduğunu söylemek mümkün. Bu uygulamadan, havayolu şirketleri, turizm şirketleri, turlar yararlanabilir. Seyahat edilen yerlerden canlı yayın yaparak, ülke ve/veya bölge, kısaca iç ve dış turizme oldukça katkıda bulunabilirler.

Aynı durum müzik sektörü için de geçerli olabilir. Sanatçıların konserleri, bir beste üzerinde çalışırken görüntülerinin anlık olarak yayınlanması vb. gibi durumlar üzerinden, kişisel markalama çalışmaları yapılabilir. Aynı zamanda radyo programları için de kullanılabilir bir uygulama ve tabiki bunu farkeden başarılı bir isim elbette var, Yasemin Şefik.


Yavaş yavaş kişiler ve markalar için kullanılmaya başlanacağını ve hatta devamının geleceğini düşündüğüm, oldukça zevkli bir uygulama.

Bekleyelim ve görelim. :)


Görüşleriniz, tüm beğeni ve eleştirilerinizi, varliknihan@gmail.com adresine iletebilirsiniz. :)

Twitter üzerinden iletişime geçmek ister iseniz, @NihanVarlk adresine hepinizi beklerim. :)

Sevgiyle kalın,
Nihan.











15 Mart 2015 Pazar

90'ların Mor İnekleri



"90'lar denince aklınıza neler geliyor?" diye bir soru sorulduğunda, muhakkak ki çok farklı anılar, düşünceler hafızalarda yerini alıyor ve dillerden dökülmeye başlıyor. Duygular adeta şelale olup çıkıyor.

Çocukluğunu 90'larda yaşamış, sokakta oynayan çocukların son nesli olmaktan da ayrı bir gurur ve keyif her zaman için duydum, duymaktayım.

90'ların bu anlamda doya doya içerisinden geçtiğim bir zaman dilimi ve her güzel şeyin yaşandığı ve sona erdiğinde  kapısını kapatıp çıktığımız bir dönem olması itibariyle, ayrıca aklımıza getirdiği çağrışımlar sebebiyle dönem olarak marka olduğunu söyleyebiliriz.

Bu dönemin hayatımıza en damga vurucu olayı ise, Türk Pop Müziği'nin beklenmedik yükselişi ve ortaya şimdi dahi çıkmayan bir sürü şarkının, hayatımıza yeni giren isimlerle beraber anılmaya başlamasıydı. İşin ilginç yanı, bu isimlerin Türk Pop Müziği ile anılması ve halen anılmaya devam edilmeleridir.  Onların şarkıları hala bam telimize dokunur. Daha samimidir, daha naiftir, daha duygusaldır, daha bizi anlatır. Doğallığından hiç bir şey kaybetmemiştir.



Sırf bu şarkılar yüzünden, tekrar dinleye dinleye nice kasetler bozuldu. Bozuldukça gidildi yenileri alındı. Türk Pop Müziği'ni dünyaya açtılar, şarkıları dillerden düşmedi. Dünya'yı "Şıkıdım Şıkıdım" oynattılar, "Araba" ilk defa bu dönemde dillere  pelesenk olan en popüler kelime oldu.

Her birinin kendine özgü bir tarzı ve duruşu vardı. Duyulduğunda, o şarkının bu mor ineklerden hangisine ait olduğu şıp diye anlaşılırdı. Mor inek dememin sebebi, pop müziğinde kendi kulvarlarında hatta aynı kulvarda olmalarına rağmen, farklı bir yer edinmeleri, diğerleri arasından cımbızla çekilir şekilde sıyrılmalarıydı.

 Peki bu mor inekler kimlerdi? Her birine şimdi sırasıyla göz atalım.

Yonca Evcimik

Hayatımıza 1991 yılında "Abone" şarkısıyla öyle bir giriş yaptı ki, arabesk furyasının  hakim olduğu döneme öyle bir damgasını vurdu ki, her birimiz şaştık kaldık. "Kim bu kız?" demekten kendimizi alamadık.  Türk Pop Müziği'ne cansuyu vermiş ve gelişip büyümesine vesile olmuş yegane sanatçıdır. Bu anlamda adeta, Türk Pop Müziği açısından bir armağandır. 


"Abone" şarkısı espirili sözleri ve şarkıya ait olan kendine has dansıyla başını alıp yürümüştür. Şu an bile o şarkı çaldığında, klipte yer alan dans yapılmaya devam edilmektedir. Zaten o andan itibaren de, kendisine abone olduk. Kendisine olan hayranlığım, kendimi bildikten ve O'nun şarkılarını ezberleyene kadar kasetleri bozuşumdan gelir.

"Kendine Gel" isimli ikinci albümü 1993 yılında hayatımıza girmesiyle beraber, bir reklam kampanyası şeklinde piyasaya sürülen ilk albüm olmuştur. Vücut ritmi ilk kez bu albümde kullanılmıştır. Bu anlamda bakıldığında, "Yonca yine imzasını attı" denilen işlerden biri olup çıkmıştır.



1994 yılında ise, Türkiye'deki ikinci  "8:15 VAPURU" adlı tekliyi  yapan sanatçı olmuştur. Yonca Evcimik tek şarkı ve onun 3 remiksinden oluşan tekliyle yurt dışındaki örneklerinde olduğu gibi yeni albümünün tanıtımını yapmıştır. 

Türk Pop Müziği'nde adeta bomba etkisi yaratmakla kalmamış, arabesk furyasının hakim olduğu dönemde direksiyonu bambaşka bir yöne kırarak, adeta öncülük etmiştir. Pop müziğindeki bu olumlu değişimin en önemli mimarlarından biri, hiç şüphesiz ki Yonca Evcimik'in ta kendisidir.

Marka kimliği açısından ele aldığımızda, yenilikçidir. Kliplerinde kullandığı kıyafetleri, tarzı, yaptığı dansları ve dansçıları ile de ayrıca fark yaratan bir isim olmuştur. Hiç bir klibinde aynı imajla karşımızda olmadığı gibi, sürekli olarak kendisini yenilemiştir. Tabir-i caizse bu anlamda, - ki hiç mütevazi olamayacağım- Türkiye'nin Madonnası'dır.

Şarkılarında gerekse karşısındakine haddini bildirir, aklını başına alması için diller döker eğer anlamıyorsa çeker gider, gerektiği yerde rest çeker, gerektiği yerde de aşkını ilan eder. İşte tam da bu anlamda, her birini içinde barındıran şarkısı vardır aslında.. Bandıra Bandıra..




Mustafa Sandal

Mustafa Sandal için bir cümle söyle deseler, ilk aklıma gelen şeyi söylerim; Türk Pop Müziği'ne adım atmama sebep olan ilk sanatçı. 1994 yılında "Bu Kız Beni Görmeli" dedi ve herkesi kendisine baktırdı. Gözler bu sefer Mustafa Sandal'ın üzerindeydi. O kız, kendisini gördü mü bilinmez ama Türk gençliği kendisini görmüş ve onun şarkılarına kulak kabartmaya başlamıştı bile.



Ta uzaktan duysanız bile, şarkılarının kendisine ait olduğunu anlardınız. Kendine has dansı zaten ilk bakışta dikkatleri çekmişti bir kere. :) Sağ elinizi, göğsünüzün üzerinde yuvarlak hareketler çizerek aslında kimin şarkısını dinlediğinizi veya hangi sanatçının hayranı olduğunuzu da tek bir hareketle anlatmanız gayet mümkündü.


Marka kimliği olarak Mustafa Sandal, farklılıktı bir bakıma. Şarkıların sessiz de söylenebileceğini, sevindiğimizde, sevildiğimizde, üzüldüğümüzde de duygularımızı sessiz bir tonda ve yerinde kelimelerle anlatabileceğimizi göstermişti aslında bizlere.


"Araba" dedi, dünya döndü O'na baktı. Bu klipte, aynı kişi iki farklı karakter olarak karşımıza çıktı ve tabi ki sevgiyi, gaza bastı mı giden değil, emek harcayan kazandı. :) Bu şarkıda sadece bizleri değil, dünyayı çeken bir tını vardı. Şarkıya Fas'ta yeniden klip çekildi, bununla kalmayıp; Rusça, Arapça ve Yunanca olmak üzere tam üç dile çevirisi yapıldı.


Sadece kendi yaptığı albümlerde karşımıza çıkmadı. Aynı zamanda pek çok sanatçıya verdiği şarkılarla, yaptığı vokallerde de varlığını sürdürmeye devam etti. Kısaca bizlere hem kendi seslendirdiği şarkıları, hem verdiği bestelerle ve hem de yaptığı vokallerle jest yaptı, bizde bunların hepsine mest olduk. Sibel Alaş- Adam, Asya-Beni Aldattın, Reyhan Karaca- Sevdik Sevdalandık bahsettiğim vokal ve bestelerin yalnızca seçilmiş örnekleri..



Serdar Ortaç

Serdar Ortaç dendiğinde akla gelen ilk kelime nedir derseniz, "Beste Fabrikası" derim. Radyo programı yaptığı dönemlerde sesinin ince olması sebebiyle kendisini kadın sanan kitleye, "Karabiberim" adlı şarkısı ile adeta sürpriz yaşattı.

Kıpır kıpır, düşündüren, ağlatan, içimize işleyen, rest çeken, insaf dedirten şarkıların söz ve müziklerinin hepsi kendisinin kaleminden notalara ve sözlere dökülerek hayat buldu. Kendine has dansını da bizlere her klibinde gösterdi, bir nesil onun dans hareketlerini nasıl yaptığını bulmaya çalışarak zaman dahi harcamıştır.



"Karabiberim" adlı şarkısının klibinde, göbekten zeytin yiyen ilk sanatçı olup, klip anlamında da bomba patlatmış ve oldukça konuşulmuştur. Şarkılarına sadece kendisi hayat vermemiştir.  Emel Müftüoğlu'ndan, Ebru Gündeş'e, Muazzez Abacı'dan, Sibel Can'a kadar birçok şarkıcının  pop müziğinin tam ortasına yerleşen şarkıları, Serdar Ortaç'ın elinden çıkmıştır. Hatta bu dönemde bile Ajda Pekkan da dahil olmak üzere besteleri başka sanatçılardan dönüp dolaşarak yine kulaklarımıza kadar gelmektedir. Buyurun işte onlardan bir tanesi :)




 Kim ne derse desin, Serdar Ortaç Türk Pop Müziği'nde hiç de göz ardı edilmeyecek bir noktadadır. Şu anki şarkılarını seven ve dinleyen kadar, bunu aksini söyleyen de oldukça mevcut olabilir ancak geriye dödnüp bakıldığında, yapılan işlerin hakkını vermemek de olmaz. Marka kimliği olarak ele alındığında, değişken ve farklıdır. Değişkenlik ve farklılık kendisinin şarkılarına, kliplerine, danslarına, yaptığı bestelerine, yazdığı sözlere kadar kendisini göstermiştir. Adeta her tarz müziğe ayak uyduran bir yeteneğe sahiptir.


Tarkan

Adı dahi söylendiğinde bile, içimizi titreten ve çığlık atma isteğimizi uyandıran, şu anda bulunduğu yerin hakkını vermiş isimdir. "Tarkan" dendiğinde kelimeler ardı ardına geliyor ve her biri cümleye dökülmek için sabırsızlanıyor.

"Kıl Oldum" ile karşımıza çıktığında, hem şarkının sözleri hem de imajı ile çok fazla bir etki uyandırmamış olsa dahi, daha sonra ardı ardına gelen hitler adını kalbimize yazmamıza ve kendisini unutamamamıza sebep oldu. Sonrasında yollarımıza güller döktü, bir şekilde gönüllerimizi kazanmaya bildi, kalbimizin tahtının temellerini de emin ve sağlam adımlara atmaya başladı.


Dünya'yı "Şıkıdım Şıkıdım" oynattı, Türkçe şarkıları dünyaya ezberletti. Peşinden genç kızları sürükledi ve posterleri her birimizin duvarını süsledi. Her ne kadar kliplerinde cesur bir imaj çizse de, kendisi kalbimizin mütevazi prensiydi.


Tarkan'ın da kendine has bir tarzı ve de dansı vardı. Bir erkeğe yakışacak en güzel dansı yıllarca, olumsuz eleştirilere maruz kalsa da, bizlere sergilemeye devam etti ve kendi bildiği yolda en güzel şekilde ilerledi. Dansı da kendisine yakıştırdı, yakıştırmayı da bildi. Halen bile, O'nun gibi dans eden, dans ederken bizleri kendisine hayran bırakan erkek sanatçı karşımıza çıkmış bile değildir.

Tarkan, dansı, tarzı, şarkı sözleri, yaptığı besteler ile adeta kendini bir marka olarak konumlandırmayı bildi. Marka kimliğine baktığımızda bu anlamda, yine farklılık dikkatimizi çekiyor.  Başka bir açıdan ele aldığımzda, kendi tarzından hiçbir zaman sapmamış olması da ayrı bir istikrarı barındırmaktadır.

"Kuzu Kuzu" dedi, bambaşka bir imajla karşımıza çıktı. Zilleri çaldı, yine o müthiş dansını yaptı. Kendi şarkılarını yazmaya başlamasının da böylece temellerini attı. Bu ziller,  konserlerinde kendisine eşlik edilmesi için  "Tarkan Zilleri" olarak hayranlarına dağıtıldı. Kısacası örnek alındı, yaptığı her şey daha önce yapılandan çok daha farklı olduğundan, kendisini izleyen kişilere de farklı olmanın aslında  çok da korkulacak bir şey olmayacağını bir bir gösterdi.



Yonca Evcimik, Mustafa Sandal, Serdar Ortaç ve Tarkan'ın ortak özelliklerine şöyle bir baktığımızda, Türk Pop Müziği üzerinde yoğunlaştıkları, her birinin dans anlamında da öne çıktığı dikkatimizi çekmektedir. Ancak burada çok kilit bir nokta, çok ince bir ayrıntı bulunuyor. Her birinin dansı kendine has, taklit yok. Serdar Ortaç ve Mustafa Sandal'ın dansları da yıllar boyunca konuşuldu ama onlar da kendi bildikleri doğruyu yapmaktan geri adım atmadılar.

Hepsi aynı kulvardaydı, hepsi farklıydı ancak bu farklılıklarını birbirlerinden o kadar güzel ayırdılar ki, her biri kendi gittiği yolda hepimizde ayrı bir iz bıraktı. Klipleri birbirinden farklıydı, imajları farklıydı. Dolayısıyla zamanın en güzelinde, en güzel sanatçıların en güzel şarkılarını dinledik.

Sadece bu anlamda bile, çok şanslı bir nesildik.

Görüşleriniz, tüm beğeni ve eleştirilerinizi, varliknihan@gmail.com adresine iletebilirsiniz. :)

Twitter üzerinden iletişime geçmek ister iseniz, @NihanVarlk adresine hepinizi beklerim. :)

Sevgiyle kalın,
Nihan.













12 Mart 2015 Perşembe

Sosyal Medya Hayatımızın Neresinde?


Sosyal medya hayatımızın tam olarak neresinde yer alıyor diye arada sırada, zaman zaman kendime sormuşluğum çok oluyor. Özellikle sadece birkaç arkadaşım hatta doğrusunu söylemek gerekirse, buna bir elin parmağını dahi geçmeyen arkadaşlarımla bir araya geldiğim zamanlar anlıyorum. Ki, bu arkadaş çevrem her daim görüştüğüm, bir şeyler paylaştığım, muhabbetlerinden keyif aldığım ve zamanın yanlarında nasıl geçtiğini anlamadığım insanlardan oluşuyor. Bu anlamda çok mutluyum, şikayet edecek değilim.

Ancak, gel gelelim ki başka bir açıdan bakıldığında işler epeyce bir değişiyor. Muhakkak ki, her birimizin okul, iş ve başka yerlerde başka kimliklerde olduğu bir çok hayatı var. Bu hayatlarınıza gittiğiniz bir müzik, oyunculuk, senaryo kursu vb. bir takım yerlerde farklı kimliklerde hayat buldurabiliyorsunuz. Burada arkadaş olarak edindiğiniz veya tanıştığınız bir sürü insan var ve su götürmez bir gerçek ki, hepsinin birer sosyal medya hesabı mutlaka var. Facebook, Twitter, Instagram, Pinterest, Swarm, Foursquare ve buna yeni eklenen Snapchat'i de dahil ediyorum ve daha niceleri..


Her birini mutlaka özellikle kendinize yakın bulduklarınızı, ortak paydada buluştuklarınızı veya hoşlandığınız kişileri bu mecralardan ekleyerek aslında bir nevi sinyal göndermiş oluyorsunuz. Bu mecralardan adeta sular seller gibi konuşan bizler, yüzyüze geldiğimizde iki lafın belini dahi kıramıyoruz. Bunun nedeni, kendimizi yazarak daha iyi ifade ettiğimiz için mi, yoksa o anda karşımızdaki kişiyi hiç bekleme / bekletme lüksümüz olmadığından kelimeleri seçemediğimiz için mi geliyor bilmiyorum.

Artık öyle bir noktaya gelindi ki, üç beş kişi bir yere gittiğinde bile, bir masa etrafında toplanmış, birbiriyle konuşmayan sadece telefonuyla ilgilenen bir sürü insana denk gelebilirsiniz. Bunu gözlemlemek için sadece tek bir mekana girmeniz bile yeterli. Çok klişe olacak belki, ki, klişeleri hiç sevmem.. Kalabalıkların içerisinde, herkes aslında yapayalnız..

Sosyal medyayı karalamak gibi bir amaç içerisinde değilim, bizleri dünyaya bağlıyor. Ancak, kendimizi ne kadar kabuğumuza çektiğimizden bahsetmeye çalışıyorum. Çok bahsedilen "hayaller" "hayatlar" olayı aslında tam da bu noktada bu mecralarda yer alıyor.

Facebook sayfamda tam tamına 310 arkadaşım var ve bu arkadaşlarımın sadece beş veya altı tanesi ile gerçekten görüşüyorum, bir şeyler paylaşıyorum.. Şimdi böyle söylüyorum, bu yazıyı Facebook sayfamda paylaştığımda da olur ki okur ve üzerinize alınırsanız gayet mutlu olacağımı belirtmek isterim. Keza bu yazıyı da zaten aslında ne kadar "sağlam bağ"lar kurmak istesek de kuramadığımız için de biraz yazıya döküyorum. :)

Şu açıdan da olaya bakıyoruz belki de.. "Facebook sayfamda var mı? tamam var.. O zaman bir yere gitmez, ne zaman istesem muhabbet ederim, bir tık ötemde.. ". Kaldı ki işin apayrı ve bambaşka boyutları da var.. Diyelim ki, bir kişiyi bulunduğunuz mecralardan çıkardınız yahut yeni tanıştığınız birini eklemediniz, işte o zaman olay çok farklı bir şekil almaya başlıyor.

"Beni eklemedi fakat seni eklemiş. Seni neden ekliyor ki, muhabbetiniz bile yok" buyurun aranıza bir fitne girdi bile, kafanızda sorular sorular düşünceler..  "x'in sevgilisi y'nin altına yorum yapmış, o da onu beğenmiş, bunu gören z'de sevgilisi x ile kavga etmiş" .. arkadaşlıktan çıktım artık, ilişinizi doğru dürüst bile yaşamıyorsunuz.


Mazallah, kişi veya kişileri de çıkardınız bulunduğunuz mecralardan, durum o zaman vahim. Bir veryansınlar , bir feryatlar bir figanlar.. Bu durumları yaşadığınız zaman, artık o kişinin hayatında olmadığınızı, olmayacağınızı ve sizi hayatında artık istemediğinin sinyallerini alıyorsunuz. Beyin artık bu düşünceyi  kendi kendine üretmeye başladı. Halbuki, aslında o kadar feryat figan ettiğiniz kişi belki de bir konuşma uzağınızda ancak bunu bilemiyorsunuz neden? çünkü "aramak" yetinizi kaybettiniz, bir şekilde kaybettirildik.


Sosyal medya artık hayatımızın tam da orta yerinde aslında. Markaların buna dikkat çeken reklamlarından önce, dün rastladığım bir haberi de paylaşmak isterim.  İngiltere'de görülen velayet davasında, bir grup avukat,  Polonya'da yaşayan ebeveyne ulaşamayınca çareyi mahkeme kararını Facebook üzerinden tebliğ etmekte bulmuşlar. İngiliz medyasında yer alan habere göre, Polonya'da ikamet eden ebeveynin kimseyle görüşmek istememesini göz önünde bulunduran mahkeme, avukatların tebligatını da geçerli saymış. Haberi detaylı bir şekilde okumak isterseniz diye linkini de paylaşıyorum. :)
http://www.haberedikkat.com.tr/m/?id=206361

Sosyal medyanın hayatımızı yönlendirdiğinin artık markalar dahi farkında.. ve tutundurma faaliyetlerini de buna göre düzenleyen markalar da var tabi ki. Biraz önce uzun uzadıya bahsettiğimiz, "bir sürü arkadaşım var ancak halimi hatrımı soran iki üç kişi" mevzusuna Nescafe cuk oturan bir reklam yaptı. Tabi bu reklam filmini ilk önce Fransa'da gerçekleştiren marka, daha sonra bunu Türkiye'ye de "adapte" ederek, bizlere sundu. Her iki reklam filmini de hatırlatmak açısından sizlere sunuyorum. :)



Sosyal medyayı eskeza bende aktif olarak kullanan biriyim. Markaların yaptığı dijital kampanyaları, neler yaptıklarını vs. elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Yorum yapıyorum, retweet ediyorum, tweet atıyorum, fotoğraf beğeniyorum, yolda benden yaşça büyük insanların bana "garip" bakışlarına aldırış etmeden Snap atıyorum. Evet, ben de yolda yalnızca elindeki telefona bakıp yürüyenlerdenim.

Aslında durup şöyle bir bakıldığında, bu dijital çağda yaşayan bizlerin iki hayatı var. Biri gerçekten etrafımızda olan bitenlerin yer aldığı gerçek anlamda varlığımızın bulunduğu hayatımız; diğeri ise, sanal hayatımız.

Güneşin doğuşunu veya batışını, martıların uçuşunu, denizlerin dalgasını her an her saniye duyuyoruz, her birine ayrı ayrı bakıyoruz fakat görmüyoruz. Bir yandan başka bir hayata bağlanırken, bir diğerinden uzaklaşıyoruz, kopuyoruz. Bütün bu yazdıklarımı anlamlı bir şekilde açıklayan bir marka var aslında, Coca Cola. Buyurun hep beraber izleyelim..


Markalar elbette sosyal medya kullanımına oldukça özen gösteriyor. Bu mecralarda yer almak özellikle tüketici ile adeta bir buluşma noktası ve hatta kendinize bu mecralarda yaptığınız uygulama, yarışmalarla veya kampanyalarla potansiyel müşteriler de çekerek, hem deneyimsel bir pazarlama yaşatıyorsunuz hem de marka ile mevcut ve potansiyel müşteriler arasında bir bağ kurulmasına yardımcı oluyorsunuz. Bir nevi, marka sadakati yaratmanın yolu da artık sosyal mecralardan geçiyor diyebiliriz.

Annelerin sosyal mecralara ait her türlü özelliği kendi bünyesinde barındırdığını düşünen veya sosyal medya üzerinden bizleri takip ederken verdikleri tepkileri de kullanmanız mümkün. Markalar elbette bu konuya bir şekilde dikkat çekiyor. Burada sizlerin huzuruna  BEKO ve Profilo'ya ait Anneler Günü için hazırladıkları tutundurma faaliyetlerini çıkaracağım.



Ebeveynlerimiz ve bizlerin hayatına bakıldığında mutlak olarak farklılıklar göze çarpıyor her anlamda. Sosyal hayatları, arkadaşlık ilişkileri, sahip oldukları veya edindikleri bir takım şeyler başlı başına bizlerden çok farklı. Konuşma dilimiz, kullandığımız kelimelerin bile birbiriyle ilgisi dahi yok.

Peki, ebeveynlerimiz ve bizlerin arasındaki bu jenerasyon farkını ortaya çıkaran bir reklam yapın dersek, nasıl bir yol izlerdiniz? Bunun cevabını en güzel veren markalardan biri, Tadım.



Bu lezzetli ve keyifli son paylaşımımla beraber, her birinize ayrı ayrı mutlu, huzurlu ve bol neşeli bir gün diliyorum. :)

Sevgiyle kalın,
Nihan.

25 Şubat 2015 Çarşamba

McDonald's'ın Yeni Rakibi Carl's Jr. Mı?


McDonald's 90 kuşağının çocukluğunda, geleceğin potansiyel müşterilerini elde etmek amacıyla  adımlarını atan belki de ilk fast food markası.McDonald's'ın hedef kitlesinin özellikle çocuklar olduğunu söylemiş olursak, çok da yanılmamış olacağız aslında. Ebeveynleri kolundan sürüyerek, restoran içerisine çeken çocuklar hala var değil mi? Elbette var.

En başından konuya değindiğimiz zaman, hatta sevimli mi sevimli maskotu, özellikle doğum günü partilerini McDonald's'da yapmanın popüler olduğu zamanlarda yanımızda eşlik etmiş ve hepimizin çığlık atmasına sebep olmuştu. Onu her zaman capcanlı bir şekilde karışımızda göremesek de, kartondan maskotu bizleri karşılar veya Happy Meal'da kendisi mutlaka bir şekilde yer alırdı.

Bir başka husus olarak, çocukların ilgisini çekmesi ve onları elde etmek açısından Happy Meal menülerinde verilen dönemin popüler sinema filmlerinin oyuncakları da işin ayrı bir cabasıydı. Şunu çok net bir şekilde söyleyebilirim ki, en sadık müşterilerinden biri de bendim. Çünkü, potansiyel müşteri olarak beni de cezbetmişlerdi. Benimle beraber kardeşimi de cezbettiler, daha sonra ise peşimizden kuzenlerimiz geldi.

McDonald's ve Carls's Jr'ı marka denkliği açısından değerlendirdiğimizde, uzun zamandır bizimle olmasının  ve hayatımızın içerisinde yer almasının sağladığı avantaj ile, daha fazla çağrışıma sahip olduğunu söyleyebilirim. Bir markanın ne kadar fazla çağrışımı var ise,  o marka, güçlü bir markadır. Ancak gelgelelim ki, kazın ayağı artık öyle değil.

Her iki markayı ayrı ayrı ele aldğımızda, her ikisinin de hedef kitlesi farklı. Biri daha çok ve yoğun olarak çocuklar üzerinde ilerlerken; bir diğeri ise, daha çok yetişkinleri hedef kitlesi içerisine almış durumda.

Yıllar yılı Burger King ve McDonald's arasındaki tatlı rekabete şahit olduk. Burger King'i belli sebeplerden dolayı daha çok sevenlerimiz ve McDonald's'a karşı daha fazla sadakati olanlarımız mutlaka olabilir fakat Burger King'in McDonald's'ın takipçisi olduğu gerçeğini de çok zor değiştirebiliriz.

Peki neden yeni rakibi Carl's Jr.? Bunun birçok nedeni var diyebiliriz. Belki de Carl's Jr. sadece McDonald's için değil, aynı zamanda Burger King için de ciddi bir rakip.  Bahsi geçen yeni markamız dışında, her iki  diğer markayı ele aldığımızda, ikisinin de aslında restoran zinciri olarak çok farkı bulunmuyor. Siparişiniz self-servis, her ikisinin de eve servisi var, fiyatları arasında çok da fazla olmayan oynamalar mevcut, hamburgerlerin boyutları ekstra ücrete tabi olarak değişiyor..



İşte tam da bu noktada farklılaşan yeni bir fast food markası karşımıza çıktı, Carl's Jr.! Burada tüm hamburgerler aynı boyda ve yeterince doyurucu. Siparişinizi verdikten sonra, masaya restoran çalışanları tarafınızdan siparişiniz getiriliyor, ek sosların hepsi ücretsiz, dilediğiniz kadar içecek içebiliyorsunuz, fiyatları bir tık daha yukarıda fakat ödediğiniz ücretin karşılığını hem lezzet hem de memnuniyet olarak kat be kat geri alıyorsunuz. Çalışanların güler yüzünü katmıyorum bile, asık suratlardan zira sıkılmıştım artık. Bu nedenle ki, fast food zincirinin Türkiye'deki mor ineği, Carl's Jr'dır.

McDonald's ve Carl's Jr içerisinde yer alan reklam filmleri birbirinden oldukça farklı. McDonald's'da yedğimiz yiyeceklerin sterilizasyonu, nasıl elde edildikleri gibi reklamlar yer alırken -ki bu oldukça önemli bir nokta-, Carl's Jr'da ise daha fazla ürünlerini ortaya çıkaran ve iştahınızı açan reklamlar sizi karşılıyor. Her iki markanın da tutundurma faaliyetlerine değinmişken asıl bahsetmek istediğim noktadan ilerleyebileceğimi düşünüyorum.

Carl's Jr. 'ın sloganı "Eat Like You Mean It" yani "Dilediğiniz Gibi Yiyin" keza reklamlarında da zaten bunu fazlasıyla ön plana çıkarıp sizi o lezzetli hamburgerlerin herhangi birini yemeye mutlaka teşvik ediyorlar. Çünkü, hamburgerleri veya salataları bir güzel ve iştahlı bir şekilde mideye indirilirken diledikleri gibi, adeta "hamburger yemenin tadına vararak" her anın keyfini çıkarıyorlar.

McDonald's'da ise şu ana kadar ortaya çıkan veya yapılan bir reklam olmamıştı. Bunun sebebi olarak, fast food zincirinin Türkiye'deki değişmez tercihi olarak yer ettiklerini düşünüyor olmaları ihtimali üzerinde daha çok duruyorum.  Ancak bu durum Carl's Jr. ile beraber hem reklamlarda hem de sloganda kendisini fark ettirdi. "İşte Bunu Seviyorum" sloganının yerini, "Seni Senden Alan Lezzet" olarak değişen yeni slogan aldı. Hamburgerler, daha fazla imrendirilecek şekilde, reklamlarda konumlandırılmaya başlandı.

Anlatmak istediğimi daha net bir şekilde açıklayabilmek adına, her iki markanın da ayrı ayrı reklamlarını aşağıda paylaşıyorum.



                                         



Tutundurma faaliyetlerindeki diğer bir fark ise, reklamlarda yer alan kişilerdi.  Carl's Jr. reklam filmlerinde Heidi Klum, Kim Kardashian, Paris Hilton, Kate Upton gibi dünyaca isimler yer alırken,
McDonald's'da ise Rıdvan Dilmen, Emrah ve Muslera yer almıştır.  Mcdonald's daha çok bulunduğu pazar içerisindeki dinamikleri ve sosyokültürel yapıları ele alarak, reklam filmlerinde Türk toplumu tarafından sevilen, yer eden ve toplum yapısından farklı olmayan bir çizgide ilerlemiştir. Ancak, Carl's Jr'da ise bu durumun daha farklı olduğunu söylememiz mümkün. Yeni rakibin reklamlarında oynayan isimler ise, tüm dünyaca takip edilen, beğenilen isimlerden oluşmaktadır.

Zaten Dünyalı olduklarını ayrıca vurgulamaktan da hiç çekinmiyorlar.


 McDonald's'ın Türkiye'deki en önemli avantajlarından birisinin, yıllardır bu pazarda olması sebebiyle Türk kültürünü  çok iyi tanımış ve bunu menülerinde harmanlayarak karşımıza çıkarmış olmasıdır. Kahvaltının, bizim toplumumuz için yadsınamaz bir değeri vardır. Bunu çok iyi bilen McDonald's kahvaltı menüsünü bünyesine eklemiş ve bununla da kalmayıp "Türk Kahvaltısı"adı altında yeni bir menü daha kendisine eklemiştir. Bir diğer vurucu noktaları, "McTurco" ismini verdikleri menü ile olmuş ve mevcut müşterilerin yanı sıra, potansiyel müşterilerde de merak uyandırmıştır.

McDonald's FIFA 2014 Dünya Kupası için efsane bir viral hazırlamıştır ki, şapka çıkardığımı ve çok hoşuma gittiğini özellikle belirtmek isterim. Peki Carl's Jr. durmuş mudur? Hayır tabi ki.. Kendisini futbol ile ilişikilendirmek yerine, Dünya Güzellik Yarışması ile bağdaştırmıştır. Malum, bakılmaya dahi doyulamayan birbirinden güzel kızların arz-ı endam ettiği bir yarışma. Bunu nasıl yaptı peki? Şimdi bu söyleyeceğime kiminiz çok kızacak yahut kiminizde çok beğeneceksiniz ancak gerçekten iyi bir ürün konumlandırmasını olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Reklamlarında tamamen dünyaya hitap eden Carl's Jr, yeni hindi burgerinin tanıtımını da Miss Turkey ile yapmıştır. Bir nevi, hambugerlerine bakarken resmen ağzınızın sulanacağı mesajını da böylece reklama yedirmiştir. Bu kadar bahsi geçti madem, buyurun hep birlikte izleyelim.





Daha önce de bahsi geçtiği gibi McDonald's özellikle hiçbir ürününü öne çıkaracak şekilde yer vermediğini dile getirmiştim. Ancak devir değişti. Bu reklamlardan en yenisini de yukarıda paylaştım. Diğer ürünlerin reklamlarına da http://www.mcdonalds.com.tr/Yenilikler/ReklamFilmleri/ linkinden pek tabi ulaşabilirsiniz. Peki başarılı bir reklam mı? Aslında reklamı dikkatli bir şekilde izlediğinizde hamburgeri yerken alınan haz yerine, hamburgeri yerken bir anda değişen bir kız karşımıza çıkıyor. Bir şekilde, slogana uygun olan bir reklam hazırlanmış ancak ürünü ise, yine arka plana atmış olduğunu söylemek mümkün.


Evet, McDonald's hiçbir ürününü özellikle öne çıkarmıyordu, ta ki Carl's Jr'a kadar. Ürünlerinin neredeyse tüm iştah açıcı yönlerini adeta vurguluyor. Büyük, iştah açıcı burgerler, yüksek kalite, taze, ağız sulandırıcı gibi daha birçok önemli noktasına vurgu yapıyor. Bir de bu reklama bakalım, gerçekten iştahınız açılmadı mı?



Acılı bir hamburger çıkardınız veya böyle bir ürününüz var. Tanıtımını nasıl yaparsınız? Sadece ürünü mü tanıtıırsınız yoksa daha farklı bir yol mu izlersiniz? McDonald's "Acılı Tavuk" ürünü ile "Acıların Çocuğu Emrah" ı biraraya getirmeyi uygun buldu. Marka yönetiminde, unsur için doğru olan, marka için de doğrudur. Ancak daha başka bir yol izlenilemez miydi yahut başka bir şekilde tanıtılamaz mıydı o da tartışılan veya tartışılması gereken diğer bir konu. Elbette, reklamın ne kadar ilgi çektiği ve geri dönüşler de oldukça önemli. Carl's Jr.'da ise yine acı severlerin müdavimi olacağı başka bir ürün de var, "Jalapeno Burger" .. Bunun ürünün tanıtımı da yine yapıldı, geleneksel medya aracılığıyla.. Şimdi her iki reklamı da bir göz atalım. Ürününüz evet acılı ve acı içeriyor ama bu acıyı neden daha başka şekilde öne çıkarmak dururken, böylesine dramatize edelim ki?





Hatta biraz sonra da değineceğim dijital pazarlamada da Facebook'ta çıkılan içerikleri de şimdiden paylaşmak isterim.  "Acılı tavuk" vs. "Chicken Fillet"..




Geleneksel medya üzerinden, dijital medyaya geldiğimizde hangisi daha aktif ve uygulamaları daha iyi dersek, Carl's Jr.'ı söyleyebiliriz. Her iki markada özellikle Facebook'ta çıkılan içerikler, hedef kitlelere yönelik olarak çıkarılıyor. McDonald's çoğunlukla call-to-action üzerinden ilerliyor ve yie "geleceğin müşterileri" olan çocukları asla ama asla es geçmiyor.


Özellikle tüketicilerle birebir, anında ve sıcak bir etkileşim kurabilmek adına Twitter'ı en önemli sosyal mecra aracı olarak nitelendirmekteyim. Dolayısıyla markanız ile ilgili yapılacak olumlu ve/veya olumsuz birçok yoruma anında etkileşime geçmek de, hem marka imajınız hem de markanız ile sıcak bir dialog kurulmasını sağlamak açısından Twitter'da olmanız önemli bir adım diyebilirim. Carl's Jr.  Twitter'da  da bu açıdan başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Görüşleriniz, markalar ile ilgili yeni değerlendirmeler veya öğrenmek istedikleriniz, blog içerisinde hangi markalara yer verilmesini istediğinize dair tüm beğeni ve eleştirilerinizi, varliknihan@gmail.com adresine iletebilirsiniz. :)

Twitter üzerinden iletişime geçmek ister iseniz, @NihanVarlk adresine hepinizi beklerim. :)


Sevgiyle kalın,
Nihan.



20 Şubat 2015 Cuma

Masal Toplamak İster Misiniz?



"Bir varmış, bir yokmuş" ile başlayan masallarımız, anlatılıyor mu hala bilmiyorum. Ancak şu bir gerçek ki, masallara bayılan ve onlarla uykuya dalmayı en seven çocukluklardan biri olduğumu kesinlikle ve hiç bir şüpheye düşmeden söyleyebilirim.

Masalları dinlerken, gözlerimi tavana doğru diker, orada o masalı kendimce canlandırırdım. Uyumadan önceki en büyük zevkimdi..

Şimdilerde masallar, ya sonları değişitirilerek  ya da kötü karakter üzerinden gidilerek sonuca varıyor veya tüm masalları içerisinde barındırdan fimler çekiliyor. Yurtdışındaki örnekleri "White Snow and Huntsman", "Malefiz" ve şimdide bugün vizyona giren "Sihirli Orman"; Türkiye'deki örneği ise, "Sevimli Tehlikeli"..  Yani masal, bir şekilde hala hayatımızın içerisinde var olmaya devam ediyor.

Masallar belki şu anda hayatımızın içerisinde çok fazla yer almıyor olabilir fakat bir yerlerde halen yaşamaya ve bilmesek de bir gün ortaya çıkarılmayı bekliyor, kim bilir? Bir varlar ve bir yok olmasınlar diye atılan çok güzel bir adım var.

Bisikletli Sahaf'la beraber masal toplamaya ne dersiniz? Bisikletli Sahaf tam anlamıyla çevre dostu bir sahaf! Çevreye zarar vermeden, bisiklet ile istediğiniz tüm kitapları evinize kadar getiriyor.


İstediğiniz kitapları ve adresinizi kendilerinin internet sayfası üzerinden http://bisikletlisahaf.com/ bildiriyorsunuz ve kargoya vermek yerine, bisikletle size kadar kitabınız ulaşmış oluyor. Yok eğer, kargo ücreti ödemek istemiyorum diyorsanız, Çapa tramvay durağına geldiğinizde  veya belli bir miktar üzerinde alışveriş yaptığınızda kargonuz ücretsiz oluyor. Ancak bu hizmetin yalnızca İstanbul ile sınırlı olduğunun da altını çizmekte fayda görüyorum.




Kitaplarını sizlere satmaları için, ilk koşulları öncelikle onların dostu olmanız. Kitap listesinde ise, Türk Edebiyatı'ndan sinemaya, sanattan tarihe, felsefeden çevre sorunları ve daha bir çok kitaba sahip olma şansınız bulunuyor. Kitap listesini daha iyi incelemek istiyorsanız eğer, buyurun size tüm kitapların listesi; http://bisikletlisahaf.com/kitap-listesi :)


Peki bu masallar ya bir gün unutulursa? Bir tohum gibi ekildiğinde masallar büyür ve yeşermeye devam eder.  Tohumlar ekilmezse ölür, masallar da anlatılmazsa son bulur.

Bu fikirden yola çıkan Rüzgar Bey ve Filiz Hanım, "Türkiye Tohum ve Masal Turu"na Mart ayında yola çıkmaya hazırlanıyorlar.  Yolculuklarına parasız olarak başlayacaklar. Gerekli durumlarda takas veya günlük işlerle geçimlerini sağlamaya çalışacaklar.  9 ay sürecek turda,  pedal çevirip, köylere uğraya uğraya yolculuklardan elde ettikleri masal ve tohumlardan bir kaynak oluşturmayı hedefliyorlar. Yolculuk için ise bir takım ihtiyaçları bulunuyor. "Nedir bu ihtiyaçlar?" diye merak ediyor ve yardım etmek istiyosanız eğer, http://bisikletlisahaf.com/yola-cikiyoruz/ linkine tıklayarak, tüm bu ihtiyaçlara göz atabileceğinizi söylemek isterim. :)

Masal toplamanın asıl amacı, günümüzde unutulmaya yüz tutmuş olan masallara can suyu vermek ve onların hayatta kalmalarını sağlamak. Masal turunun sonunda, isteyen herkesin faydalanabşleceği bir masal kitabı ortaya çıkacak. Bu zaman dilimi içerisinde, köy öğretmenleri, üniversitelerin ilgili bölümleri, derneklerle işbirliği yapmak istiyorlar. Kendilerini masalın kaynağının doğduğu yere direkt olarak götürecek her kişiye ve kuruma kapıları sonuna kadar açık.


Kendilerine yardımcı olmak, destek vermek, masalın kaynağına gitmeleri için yol göstermek isterseniz, http://bisikletlisahaf.com/bizimle-masal-toplamak-ister-misiniz/ linkinden daha ayrıntılı bir şekilde bilgi alabilir ve websitelerinde kendileri ile ilgili daha birçok ilgi çekici detaya ulaşabilirsiniz.
Kendilerini daha yakından tanımak istiyorsanız, 21 Şubat Cumartesi günü Kızıltoprak Delta Bisiklet'te yolculuk öncesi son etkinliklerini düzenliyor olacaklar. :)

Tüm etkinliklerini daha yakından takip etmek ve Bisikletli Sahaf ile ilgili bilgilere önce ulaşmak istiyorsanız, Facebook , Twitter ve Pinterest üzerinden kendilerini takip edebilirsiniz :)



17 Şubat 2015 Salı

Yine de Dünya Dönüyor



Yeni Yüzyılın Orta Çağ'ında mıyız, yoksa Orta Çağ'ın Yeni Yüzyılını mı yaşıyoruz diye düşünmeme sebep olan açıklama dün Suudi Arabistan dolaylarından geldi "Dünya dönmüyor" ve ardından gelen uçak ile ilgili açıklama.. Açıklamanın devamını biliyorsunuz, daha fazla açıklayarak daha ilk paragraftan "öf püf" dememeniz için yazmıyorum.

Gerçi böyle düşünmem için o kadar uzağa gözlerimi dikip, kulak kabartmama da gerek yok. Malum, ülkemiz bu konuda her gün yeni olaylara gebe.. Bunu da dipnot olarak buraya düşelim.  Çok severiz gözümüzün önündekini değil de, başkasına sahip çıkmayı. Yanıbaşımızda yardımımıza, ilgimize ihtiyacı olanlara değil de yedi kat ellere yardım edip, bağrımıza basmayı..

Her şey insanlar için. Elbette yardım edeceğiz, etmeliyiz de. Bununla alakalı aksi bir görüşüm veya düşüncem yok ama önce kendimize, yanıbaşımızdaki bize ihtiyacı olan insanlara elimizi uzatıp, daha sonra etrafımıza yardım edebiliriz düşüncesi içerisindeyim. Bunu belki şu şekilde açıklayabilirim. Çocukken sahip olduğunuz değerli bir oyuncak olduğu varsayalım. Bir de  evinize misafir olarak annesi ve babası ile gelen başka bir çocuk daha gelsin. İki kolunun arasında sımsıkı tuttuğu bir oyuncağı olsun. Onu nasıl sahiplendi, ne kadar istediniz değil mi o oyuncağı? Onu bu kadar değerli yapan neydi, sahiplenilişi.. Kendi oyuncağınızı bir kenara fırlattınız ve diğer oyuncağı almak oldu bütün gayeniz. Halbuki elinizdekinin kıymetini bilseniz, ne bu kadar öke, ne ağlama, ne kıskançlık yaşamayacaktınız. İnsanoğlu kaybetmeden sahip olduklarının değerini anlayamıyor pek maalesef, özellikle bu coğrafya içerisinde.

Neyse, gelelim konumuza..

Bazen bende istediğim şeylere doğru giderken, bana doğru aynı anda gelsinler ve aynı noktada buluşalım istiyorum. Sonuçta Uçak Çin'e gidiyor ise, Çin de uçağa doğru gitmeli öyle değil mi? Ortak bir nokta yahut tam tersi, ben  ona doğru gidip, onu istiyorsam eğer, benim bir adım atmam yeterli, o zaten geldiğimi biliyor mutlaka bana doğru gelecek. Böyle bir dünya var mı gerçekten? Bu açıklamalar insanlıkla mı yoksa kendi ulusuyla mı alay ediliyor düşüncesini sorgulamama sebep oluyor. 

Dünya dönmüyor ya hani, peki şimdi bundan sonra, dünyanın kendi etrafında döndüğünü sananlar ne yapacak? Onları da inandırmak güç.. Zaten yıllardır böyle insanlara, zannettiklerinin olmadığını söyleye söyleye dilimizde tüy bitti ama bu şekilde düşünen ve hayatımızın biraz içerisinde, çokça dışarısında olan bu insanlar bu olayı kabul eder mi? "Dünya benim etrafımda dönmüyormuş! Saçmalama canım!"

İnsanın hayal gücünün sınırları yok efendim. Bugün başka bir düşünceye, yarın başka bir düşünceye hatta bazen kendi söylediği şeylere yeri geldiğinde kendi bile inanmış olarak karşımıza çıkıyor. Kısaca eğer, yeterince isterse insan, kendini bile kandırabiliyor. Bu fikrin de buradan geldiğini düşünüyorum.


Kısa bir anektodla konuyu bağlamak istiyorum.  Galileo Galilei "Dünya dönnüüyyooorr" diye kendini meydanlara attığında, konuyla ilgili kitaplar yazmaya başladığında ve etrafındaki kişileri bu konu hakkında bilgilendirmek istediğinden dolayı, 16. yy'da Kilise tarafından bu teorininin Kutsal Kitap'ta Yeşu'nun Güneş'e hakaret etmeme emri vermesine ters düşmesi sebebiyle, engizisyon mahkemesi önünde sorguya çekilmesine sebep oldu.


Engizisyondan çıkan karar, bu teorinin asılsız ve dine aykırı olduğuna yönelikti ve Galilei bu teorisini inkar ederse, idam edilmekten kurtulacaktı. Bunun üzerine Galilei "görmedim, duymadım, bilmiyorum" diyerek kendini idam sehpasından çekip almıştır.
Özgürlüğüne doğru yol alırken, kendi düşüncesini yine de savunma iç güdüsüyle, mahkemeye doğru dönerek "ama yine de dünya dönüyor" demiştir.

Efendim ne demiş Nilüfer? Ne de güzel söylemiş, "Dünya dönüyor, sen ne dersen de!" Hatta hep beraber, yeniden bağıra çağıra söyleyerek Nilüfer'in güzel ve kuvvetli sesine eşlik edelim!


 


Etrafınızdaki herkes gibi düşünmek zorunda değilsiniz. Evet hepimiz insanız, ancak hepimizin farklı bir doğası var kendince. Bugün dünyaya baktığımızda da ve bir şeyleri okurken fark ettiğimizde, dünyayı değiştiren insanların kendi fikirlerini bırakmadıklarını, gidebildikleri yere kadar gittiklerini, yenilseler de tekrar tekrar denediklerini görmekteyiz.

Yine de yıl olmuş 2015, hala inanmıyorlar.. E o zaman ne diyelim? Neye inanmak istiyorlarsa, ona inansınlar..





11 Şubat 2015 Çarşamba

Buram Buram Lezzet: Handenin Fırını!



Bugün buram buram lezzet kokan bir yazı ile karşınızdayım! :) Anlatırken yapılan o müthiş ve ince düşünülmüş kurabiye ve pastaların hepsi adeta bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor! Böyle bir  web sitesini ziyaret ederken, kişinin aksini düşünmesi pek mümkün görünmüyor. Site üzerinde lezzetten lezzete doğru koşarken bütün rejim reçetelerinizin adeta aklını çalıyor .. ;)


Böylesine bir girizgahtan sonra en lezzetli markayı açıklıyorum, "Handenin Fırını" !



2012 yılında temelleri atılan bu marka,  aslında hiç de az olmayan bir zaman içerisinde "Mutlu Anlarınıza Tatlı Lezzetler'' katmaya devam etti ve halen devam etmeyi sürdürüyor. Müşterilerine her zaman özel ve taze lezzetler sunma felsefesi ile hareket eden lezzetli marka, taptaze ürünlerini Türkiye'nin her yerine kargo ile güvenli bir şekilde servis ediyor.



Çok zengin bir listesi olduğunu söyleyebilirim. Butik pastadan, kurabiyeye, popcake'ten cupcake'e, yılbaşı, düğün, nişan, doğum günü, kişiye özel ve hatta kurumsal pastalara kadar aklınıza gelebilecek her türlü seçeneğin her biri özenle  düşünülmüş. Daha fazlası için mutlaka web sitesine bir göz atmanızı öneririm.  Belirli bir ürünü web sitesi üzerinden seçebilir veya arzu ettiğiniz şekilde yeni bir pasta veya istediğiniz başka bir ürünü sipariş verebiliyorsunuz.



Kafanız mı karışık? Tam olarak bir fikriniz var ama karar veremiyor musunuz? Yahut aklınızda başka bir fikir mi var? Tüm bu sorularınızı web sitesi üzerinden anında canlı destek sayesinde müşteri temsilcilerinin yardımıyla çözebiliyorsunuz veya kendilerine danışabiliyorsunuz.



Aynı gün sipariş seçeneğiniz bulunmuyor  ve Butik pastalar yalnızca İzmir içerisinde sipariş edilip, özel araçlarla kapınıza kadar getiriliyor. Diyelim ki, siparişinizi verdiniz ancak ne durumda olduğunu merak mı ediyorsunuz? Bunun için şimdi paylaşacağım link üzerinden, siparişinizin onay, üretim ve teslimat süreçlerini takip etme şansına sahipsiniz: https://www.handeninfirini.com



Mutfak ile uğraşmak, -en azından benim açımdan- inanılmaz bir terapi.. Her türlü duyguyu yaşadığınızda mutfağa koşanlar ve mutfakta zaman geçirmekten hoşlananlar olarak, sıkı durun burada müthiş bir ayrıntı var!



İlgimi çeken tüm bu ayrıntıların dışında, diğer hoşuma giden bir nokta ise, pasta kursu alabilme imkanına sahip olabilmenizi sağlayan, HF Atölye.. Mutlu anlarınıza sadece tatlı lezzetler katmakla kalmayıp, sizlerin de parmak uçlarınızdaki mutluluğu dışarı çıkarmanıza yardımcı oluyorlar.  Butik pasta, Kurabiye, Yılbaşı Temalı Kurabiye, Cupcake, Popcake, Çiçek ve Sevgililer Günü Kurabiye kursu olmak üzere 7 farklı seçeneğiniz bulunuyor.


İster profesyonel ister amatör olun, eğer pastacılık konusuna ilginiz var ise; veya kendinizi bu konuda geliştirmek istiyorsanız, bu şahane kurslardan herhangi bir tanesine katılabiliyorsunuz. "Nasıl katılabilirim? Eğitimler kaç kişilik?" gibi sorularınızı duyar gibiyim, bu sebeple daha detaylı bilgi edinmeniz için HF Atölye'nin web sitesinin linkini büyük bir iştahla paylaşıyorum; http://www.hfatolye.com/.



Handenin Fırını'nı sosyal medya üzerinden de rahatça takip edebilirsiniz. İştahınız sizi zorlayabilir, rejimdeyseniz aklınızı çelebilir fakat kendinizi mutlu etmenizi sağlayacak ise, bu lezzetli ürünleri mutlaka deneyimlemelisiniz. 


Takibin ipucu ise tam aşağıda ;)

Instagram: http://instagram.com/handeninfirini

Facebook:https://www.facebook.com/handeninfirini