marka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2016 Pazar

Okların İşaret Ettiği İsim: Justin Bieber

Uzun bir aradan sonra yine buradayım. Markalama ve markalama üzerine güncel konular hayatlarımıza bir şekilde nasıl entegre oldukları, yaşam biçimimizi, bizi, tavırlarımızı hal ve hareketlerimize neyin hatta nelerin nasıl yansıdığını da ele alacağım ilerleyen günlerde... Ve tabi ki niyetim yazmayı bu kadar uzun süre bırakmamak...

Kişi markalaması üzerine daha önce bir yazı paylaşmıştım. Hatta kendi yazdığım tezimi çürütmüştüm lakin evet bakış açısına göre yazdıklarımda haklılık payı mutlaka var. Ancak gelelim ve görelim ki şu anda hatta günümüzde durum pek de öyle işlemiyor. Takipçileriniz hayranlarınız neredeyse onların baktığı yerde olmanız şart.

Bu yüzdendir ki, tezimde ele aldığım kişi markalarını kütüphanede tutmak yerine, burada sizlerle elimden geldiğince kısa fakat etkili bir şekilde paylaşmaya ve aktarmaya çalışacağım. Dolayısıyla kaynaklara yeni kaynaklar eklenmiş ve sadece bir ya da iki tanesini alıntı yaptığım konuya göre belirteceğim. 

İlk kişisel markamız; Justin Bieber. "Haydi canım yok artık sende saçmaladın" diyen kafa sesinize lütfen susmasını söyleyin. Bizi de zaten hep o kafa sesi engellemiyor mu? Tıpkı benim bir müddet yazmayı bırakmam gibi.. Neyse, konumuza dönersek okların işaret ettiği isim Justin Bieber.

Youtube'a yüklediği videonun aşırı ilgi görmesi ve bu arada "hamurunda starlık" olan bu çocuğu Scoot Braun'un keşfetmesiyle  Justin Bieber bir anda hayatlarımız içerisine dalıverdi. Fakat önce şunu bir hatırlayalım marka neydi? Amerikan Pazarlama Birliği (AMA)'nin tanımıa göre; " ‘Marka; bir isim, terim, işaret, sembol ya da diğer göstergelerin bir satıcının ürününü diğerlerinden ayırt edici nitelikte olmasıdır."  İşte hatta kendisine şöhret kapılarını aralayan videosu... Hatta "kidrauhl" Youtube hesabında eski ve yeni olmak üzere videolarını da paylaşmaya devam ediyor diye de bir dipnot düşeyim. 



Ancak kişisel markalama bundan daha da farklı adımları içerisinde barındırıyor. Daha mini minnacık bir çocuk iken, "Baby" şarkısı ile hayatımıza nüfuz etti. Sesinin kız sesine benzetilmesinden tutun da, tarzından, kıza benzetilmesine kadar alay edilebileceği ne kadar özelliği varsa -kendilerince- hepsini bir silah olarak teker teker kullandılar. Ama önce bellekleri tazelemek adına, Ludacris'in desteği ile "Baby" şarkısını bir kez daha dinleyelim. Hatta biraz dikkatli izlerseniz klipte Drake'in de yer aldığını görebilirsiniz. ;)


Dahası bu şarkı beğenilmedi, alay edildi. İtiraf edeyim ilk duyduğumda şarkıyı paylaştım "çok iyi" diye, hatta bıkana kadar da dinledim. Kişi, etraftan duyduklarını -öyle olmasa bile- daha çabuk kabulleniyor sanırım. Üçüncü kişi etkisi dediğimiz olay tam da burada gerçekleşiyor. Sadede gelirsem, şarkıyı bir müddet sonra gizli gizli dinlemeye ve hatta Justin Bieber konuşulan ortamlarda susmayı tercih ettim. O zaman bir "Belieber" mıydım? Hayır. Peki şimdi? 

Sonra ne oldu şarkı tıklanma rekoru kırdı fakat yine de alay edenler, bu işi başaramadığını beceremediğini söyleyenler hep oldu. Halbuki bu düşünceler, bu düşünceleri dile dökenlerin kendi sınırlarından ibaretti. Kendilerinin yapamadığı şeyleri, başkaları da yapamaz diye düşünüp, çat çat yaftalamaya devam ettiler. Kendilerince... 

Hayatımıza dahil olduğu ilk andan itibaren o kadar çok iyi veya kötü yönde hakkında konuşulmaya başlandı ki, bir yandan ondan nefret eden bir kutup ortaya çıkarken; bir yandan da kendisine inanan ve her daim arkasında duran "Belieber"lar ortaya çıktı. Yani artık Justin Bieber'ın her defasında onlara sevgisini dile getirdiği bir  sanal topluluğu hatta tabir-i caizse sanal ve birbirine görünmez ağlarla kenetleniş sanal bir ordusu bulunmaktaydı. 

İster sevin ister sevmeyin, o miniminnacık hayatını kitap bile yapıp, şak diye önümüze de koyuverdi. Yani kendisi ile ilgili neler denildiğine değil; "şimdi ne yapabilirim"e odaklandı.


Bir de elimizde, Justin Bieber’in konser görüntülerinden oluşan ve belgesel tarzı çekilmiş "Never Say Never" isimli 3 boyutlu filmi bulunmaktadır. 2011 yılında kendisini ortaya çıkarak bu film IMDB'de çok fazla bir etkiye sahip olmasa da elde ettiği gişe hasılatı dudak uçurtan cinstendir diyebiliriz. Burada da şarkıyı dinleyebilirsiniz.




Yine konumuza daha sözlüksel bir yaklaşımla bakacak olur isek; marka, kişilerin zihninde var olan çağrışımların tümünden oluşmaktadır. Bir marka ne kadar çok çağrışıma sahip ise, o kadar güçlü bir marka olduğu yönündeki kanaat giderek güçlenmektedir. Yani yetenek skalanız ve yaptığınız işler ne kadar çok olur ve çok olduğu anlamda da kendi markanızla uyumlu olur ve en ufak bir çağrışımda akla siz gelirsiniz, işte o zaman olmuş demektir. Mesela, Rihanna deyince aklıma Puma, Mac, Dior gibi markalar geliyorsa ve Dior deyince "aa evet Rihanna" diyorsanız, durum aslında yerini bulmuş demektir. 

Hayranlarınız nereye bakıyorsa, sizde orada olmalısınız demiştim biraz önce... İşte tam da bu noktada sosyal medya bu işin neresinde?  

Sosyal medya aracılığı ile bir nevi müzik dünyasına adım atan Bieber, bu mecranın nimetlerinden en iyi şekilde yararlanmayı bilen ve bu anlamda bu mecra üzerinde marka haline gelmiş, kendisi ile hayran topluluğu arasında oldukça güçlü, sıkı ve dünyayı etkileyecek şekilde sıkı bir bağ kurmayı oldukça başarılı bir şekilde sağlamıştır. 

Hatta sizi şimdi biraz da şöyle alalım ve "One Time" isimli şarkısı için en yaratıcı videoyu yapan hayranı ve bir arkadaşının da kendisi ile tanışma fırsatı yakalayacağı ve Youtube üzerinden duyurusunu yaptığı videoya bir göz atalım. Demek ki marka olmak için öncelikle hayran topluluğunuzu her daim heyecanlandırmak ve sizin kendinizin onların "evi" olduğunu hissettirmeniz oldukça önemli... Kısaca şunu söyleyebilir miyiz? Gerçek marka, güvenli olanın riskli olduğunu bilir. Yani korkmayın, farklı yoldan gitmek size bir şey kaybettirmez.




Sadece sosyal medyada yaptıkları ile gündemde olmadı aynı zamanda sosyal medyada yayınlanacak işlere imza attı. Bir nevi kendi kariyeri gittikçe sağlamlaşırken, hem hayranları arasındaki bağ hemde dijital imzasını güçlendirecek işlere imza attı. Hayranlar... Justin'in hayat damarlarından biri. O da bunun değerini oldukça iyi biliyor.

Dansa karşı yeteneği var ve bunu artık ön plana çıkarmaya başladığını dile getirmiştim. E hem hayranlar hemde dans ve de Justin Bieber... Neden üçü de bir arada olmasın? Elbette olur. İşte tam da bu noktaları öyle güzel bağladı ki, kısacık bile olsa hayranlarını bir kez daha fethetti. . Demek ki dijital izin yanında, kendi varlığınızı da onlara hissettirmeniz gerekiyor. Her zaman size ulaşabileceklerini ve onların yanınızda ne olursa olsun bilmeleri gerekiyor... "Belieber'lar" ortaya çıkarıyor isek; önce onları kendimize inandırmamız lazım. 

"Belieber" açılımı; Justin Bieber'ın Believe adlı albümü ve soyadının harmanından oluşuyor. Yani işin hem Justin hem de inanmak yanı olunca, markanıza uygun şekilde davranmanız gerekiyor. 




Olaya siyaset açısından yani ülke veya örgütler olarak (AB, NATO, BM gibi.) baktığımızda, aslında kişisel markaların da toplumlar ve olaylar üzerinde önemli bir etkiye ve  güce sahip olduğunu söyleyebiliriz. Hem de tarihi daha fazla geçmişe dayanan örgütlerden çokça bir biçimde... 

Bunun en iyi örneklerinden biri olarak şu örneği verebiliriz;  Justin Bieber sadece kendisi değil aynı zamanda “Belieber” olarak hitap ettiği hayranlarının da desteğini alan sosyal sorumluluk kampanyalarına imza atmıştır. On sekizinci doğum günü için kendisine hediye göndermek isteyen hayranlarına Twitter hesabı üzerinden seslenerek, kendisine hediye gönderilmesi yerine dünyanın temiz su ihtiyacına dikkat çeken ve dünyanın her bölgesine temiz içme suyu ulaştırmayı hedefleyen Charity:Water’a kendisi adına 18 Dolar bağışta bulunulmasını rica eden bir tweet atmıştır ve yirmi dört saat içerisinde binlerce tweet atılarak, sanatçının hayranları Twitter’da dünya rekoru kırılmasını sağlamıştır. 

Tabi sadece sosyal medya üzerinde değil aynı zamanda kendisine katkı sağlayacak ve ayrıca yine bir marka değeri ekleyecek bilinen ve tanınan markaların yüzü olarak da karşımıza çıkıverdi bir anda... A kişisi veya B kişisi bir markayı üzerinde taşısa evet belki beğenebilirsiniz ancak onu gidip çılgınca tüketmek aklınıza gelmez veya "Aaa bunu mutlaka almalıyım! Aman Tanrım inanamıyorum!" diye çıldırmazsınız. Ancak iş Justin Bieber'a gelince, dergi kapağına verdiği pozlara kadar konuşulmasını sağlayabilirsiniz. 

Kendisi, ünlü markalar Calvin Klein ve Adidas’ın yenilikçi markası NEO’nun yüzü olmuştur. NEO markası Justin Bieber ve hayranlarının içinde bulunduğu hazırlanan tanıtım videosunda marka yüzünün hayran kitlesini de unutmayarak “We Will Always Be Beliebers” sloganını kullanmıştır. Yani her adımında kendi sanal ordusunun farkında ve onların duygularına hitap edecek şekilde ilerlemiştir. Kendisini onlardan ayırmayarak, hatta onlardan farklı olmadığını ve  bir aile olduklarını hissettirmeye özen gösterdi. 






Calvin Klein’ın marka yüzü olmasının belirginleşmesinden sonra, Justin Bieber marka için adeta bir kaldıraç görevi üstelenmiş ve  Calvin Klein resmi Twitter hesabının takipçi sayısı 3.6 milyona ulaşmıştır. Kampanyanın #mycalvins hashtag’i ilk 48 saat içerisinde 1.6 milyon mention’a ulaşmıştır. Burada Justin Bieber’ın bir araya geldiği marka için ne kadar önemli bir etkiye ve kaldıraç gücüne sahip olduğunu söylememe gerek yoktur diye düşünüyorum. 

Eh tabi imaj değiştirirken, bir yandan büyüdüğünü de kanıtlamak zorundaydı. O yüzden ailemizin"sevimli ve efendi" çocuğu imajından çıkıp, bir anda bambaşka bir şekilde hayatımızın odak noktası oluverdi. Alkollü araç kullanma, kefaletle serbest bırakılma, ABD’de istenmeyen kişi ilan edilmesi, madde kullanırken yakalanması veya bu fotoğraflarını Instagram hesabından paylaşması yoğun tepkilere sebep olsa da yine bir şekilde gündemin tam ortasındaydı. 

Justin Bieber’ın marka yüzü olmanın ve sanatçı kişiliğinin yanı sıra aynı zamanda girişimci kimliği de konuşturdu ve kendi markasının altında çıkardığı Girlfriend, Someday ve The Key olmak üzere üç ayrı parfümü hayranlarının beğenisine sundu. Her genç kızın rüyası olduğunu gayet iyi bildiğinden, reklam filminde de hedef kitlesinin "benlik imajı"na öyle bir nokta atışı yaptı ki, hayallerinize kilit vurmayın diyecek kadar da onları cesaretlendirdi... Hatta parfümün kısa filmi bile var. Ancak burada kısa reklam filmine yer vereceğim.

Hayallerinize kilit vurmayın, isterseniz hepiniz Justin'in kız arkadaşı olabilirsiniz, tabi parfümü kullanmak suretiyle... ;)





Hatta öyle ki Girlfriend parfümünün jingle'ı, kendi şarkısı "Boyfriend" oldu. Win win mantığı ile hem parfüm hem de şarkı kazandı. Şarkı içerisinde yer alan "Sen bu parfümü kullandığın sürece, ben senin erkek arkadaşınım ve seni asla yalnız bırakmayacağım" mesajını da "Girlfriend" isimli parfümü ile bağdaştırarak hayranlarının beğenisine sundu. Burada ilgili reklam filmini de ayrıca bulabilirsiniz. Reklam gibi reklam... Ne göze batıyor ne de "olmamış" diyebiliyorsunuz. Mükemmel bir harman, gayet zekice...





Gelelim sosyal medya üzerindeki etkisi ve sosyal medyayı nasıl kullandığına...Yukarıda da bahsettim ancak, topluluk üzerinde ne kadar etkili olduğuna dair en sağlam örneklerinden birini paylaşacağım şimdi sizlerle...

Günümüzün en önemli sosyal ağlarından biri olan Twitter üzerinden sadece bir tweet atarak NBA’deki oylamalara direkt olarak etki etmesi oldu. Toronto Raptors’ta forma giyen Kyle Lowry’i işaret eden bir tweet atmasıyla beraber, atılan bu tweet 48 bin 680 kez retweet edildi ve hayranları NBA All-Star oylaması için Twitter, Facebook ve Instagram’dan oylamaya katılarak Kyle Lowry’nin oylamada öne geçmesini ve All- Star’da ilk 5 içerisinde oynamasını sağladı. 

Burada sadece bir kişiyi hiç olmamış gibi, hiç yapmadığı bir şey yokmuş gibi göstermeye çalışmıyorum. Sadece gerçekten olana dikkat çekmek niyetim. Bunların her biri gözünüzün önünde oldu bitti ve hala da olmaya devam ediyor. Sadece biraz daha ön plana çıkarıyorum hepsi bu. 

Son albümü "Purpose" ile müzik listelerini alt üst etmeye başladı ve hatta albüm kapağından, içinde yer alan şarkılara kadar merak konusu oldu. Evin uslu, sonrasında yaramaz çocuğu yerini; karakteri, duruşu tarzı oturmuş ve kendini bulmuş bir "Justin" imajına bıraktı.



Yeni imajı ile beraber, yeni bir tarza da büründü ve "What Do You Mean" şarkısı ile Billboard Hot 100 listesinin zirvesini gören en genç erkek sanatçı olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başardı. Sadece kendisi değil aynı zamanda "What Do You Mean" isimli şarkısı da bir gün içerisinde online olarak en fazla dinlenen şarkı olarak ayrı bir rekor elde etti.


Hatta kendi zaferini de sonrasında attığı tweet ile perçinledi ve Adele'in de rekorunu elinden kapmış oldu. Ve hatta bana göre yeni albümü ile müzik dünyasına adımını atar atmaz "Müzik listelerinin sıralamasını ben belirlerim, siz beni takip edersiniz" dedi.





Bu arada tabi ki yine sosyal medya üzerinde aktif rol almaya devam etti. Hayranları ile olan bağını her fırsatta sıkı tutmaya ve onlar ile yakın temas halinde kalmaya özen gösterdi, hala da gösteriyor. Yakın temas artık bir hayranı Retweet etmek veya onun tweetini alıntılamak olarak geçiyor çünkü artık herkes birbirine dijital parmak izi ile dokunuyor. Ve bu noktayı belki de jenerasyon farkının sağladığı önemli bir avantaj olarak Justin Bieber çok da iyi kullanıyor. Hemen bir örneğini paylaştım bile;


Bir dünya turu bileti ardından o tweet içerisinde kendisinden bahsedilmesi ve RT'lemesi sonucu hayranına dünyaları bir kez daha veren Justin Bieber... Daha detaylı incelemek isterseniz: https://twitter.com/beachyyyv/status/680560492390174720

Dahası Instagram'da bir kızın fotoğrafını beğenip, kendi Instagram hesabında kızın kim olduğunu sorması üzerine, hayranları tarafından ışık hızını sollayacak şekilde kızın kim olduğunun bulunmasını ve hatta konunun dünya gündemine oturmasını sağladı. Yani yine sosyal medya üzerinden yazılı ve görsel basına malzeme vererek, kendisi hakkında konuşturmayı başardı. 

E tabi ki "esas kız" bulunana kadar, kendisinin esas kız olduğunu iddia eden bir çok hayranı ortaya çıktı. Bir nevi Sindirella hikayesinin, günümüz versiyonu yazıldı. Esas kız dijitale kendisinden bir iz bıraktı ve Justin de bu iz üzerinden kızın peşine düştü. 


Kendisine yeni bir dünyanın kapılarını açan "kidrauhl" Youtube kanalını unuttu mu peki? Elbette hayır. Burada "Sorry" isimli parçasının akustik versiyonunu alışılmışın dışında bir video ile paylaşmakla kalmayıp hem de kendi yeteneklerini ortaya çıkaran bir şekilde hayranlarına sunmayı tercih etti.



Justin Bieber öyle pek kolay silineceğe benzemiyor,silmeye çalıştıkça daha da fazla içe işleyen bir özelliğe sahip... Hatta kendisinden çıkarılacak binlerce ders bile var... Ta yolun en başındayken "Senden bir şey olmaz, sesin çok kötü" diyenlere şu an olduğu yerden öyle bir selam çakıyor ki, eminim ki kendisini hunharca eleştirenler bile, bunları dile getirirken ne kadar büyük bir fitili ateşlediklerini tahmin dahi etmiyorlardı.

Yaptığınız işe odaklanın, başkalarının ne dediğini değil, nerede olmak istediğinizi düşünün. Yani sadece kimse size inanmıyorsa bile, siz kendinize inanın. Siz inandıktan sonra kendinize çektiğiniz sınırlar bile kendiliğinden ortadan teker teker kalkmaya başlayacaktır.

Gandhi'nin de dediği gibi "Önce seni görmezden gelirler, sonra alay ederler, sonra seninle savaşırlar, sonra sen kazanırsın." Şu an Justin Bieber bu sözün dördüncü adımında...En azından benim gözlemlerime göre.

Kendine inanan, yapabileceklerini başkalarının sözleri ile sınırlamayan herkesin kazanması dileğiyle... Unutmayın, size söyledikleri her şey sadece kendi sınırlarından ibarettir. Başka bir açıdan bakıp ufkunuzu genişletmek isterseniz fikirlerine değer verdiğim Ayşegül Didem Doğan'ın yazısını da paylaştığım link üzerinden okuyabilirsiniz.


Son olarak Belieber mıyım orası bilinmez ama "Purpose" ile Justin'e daha çok kulak kesildim, bu bir gerçek. Albümün en sevdiğim ve Justin Bieber'ın, hayranı olduğum sanatçı Ed Sheeran ile birlikte seslendirdiği şarkısı ile de yazımı sonlandırıyorum.

Bir de unutmadan "Belieber'lara" bir selam çakıyorum. ;)

Sevgiyle kalın,
Nihan.







Kaynaklar:

Gary Vaynerchuk - Markanız İçin İnterneti Nasıl Kullanmalısınız?

Ceylan Yeginsu, Justin Bieber’s Birthday: Fans Break Social Media World Record on Twitter, Yayın Tarihi 1 Mart 2012, Erişim Tarihi 12 Mayıs 2015.

Adil Demirbuçuk, Justin Keşke ‘Arda’ Deseydi, http://www.hurriyet.com.tr/spor/basketbol/28045608.asp , Yayın Tarihi 25 Ocak 2015, Erişim Tarihi 12 Mayıs 2015.


http://hayat.sozcu.com.tr/justin-bieber-bu-kizi-ariyor-85765/











22 Mayıs 2015 Cuma

LG G4 ile Mükemmel Görün, Mükemmel Hisset!

LG G4, F 1.8 diyafram aralığı ve 16 MP kamera özelliği ile düşük ışık ve portreler için ideal olan ultra-parlak lensi kullanarak muhteşem netlik ve ayrıntı ile parlayan harika-profesyonel görünümlü fotoğraflar çekin.
G4'ün teknolojinin son harikası, kızılötesine duyarlı renk spektrum sensörü, bir fotoğrafın çekilmesinden bir kare önce tüm görünür ışığı analiz eder ve ölçer ve bu sayede bir fotoğrafın renklerinin düşük ışık koşullarında dahi doğal ve canlı görünmesini sağlar. Aydınlık ve karanlığı ayarlayan kamera ayarlarını düzenleyerek her anı bir sanat eserine çevirin, hareketleri daha hızlı dondurun ve daha iyi düşük ışıkta fotoğraf çekin. G4'ün lazer otomatik odaklanma özelliği ve kamera titremesini azaltan gelişmiş bir görüntü sabitleyicisi olan OIS 2.0 ile hızlı ve net fotoğraflar çekin.
Mükemmel selfie'yi yakalamak için ideal olan bu sınıfının en yüksek kalitesine sahip 8 MP ön kamera, LG'nin eğlenceli ve kullanımı kolay Hareketle Çekim ve Tanıma özelliklerini barındırıyor.
IPS Quantum Ekran, zengin ve orijinal renklerde ve şaşırtıcı düzeyde aslına uygun yüksek kontrastlı canlı görüntüler üretir.  Ayrıca, ekranın gün ışığında kolaylıkla görünür olmasını sağlamanın yanı sıra, pürüzsüz ve hızlı tepki sağlayan In-cell Touch Display teknolojiden de yararlanır.
Sanatsal bir hassasiyetten esin alan G4'ün birinci sınıf arka kapakları metalik gri, seramik beyaz, parlak altın ve buğday deri şeklinde sunulmaktadır. Şık renkli arka kapaklar, dokusal olarak işlenmiş diziler şeklinde ayırt ediciliğe sahiptir ve deri seçenekleri, özel iplikle dikilmiş bir dizi ayırt edici renk ve özellik ile sunulmaktadır.
Detay için: http://www.lg.com/tr/smart-phones/lg-LGH815TR
Bir boomads advertorial içeriğidir.

2 Nisan 2015 Perşembe

Neler Oluyor Dijital Hayatta?


Bir müddet sınav hazırlıkları nedeniyle, yazılarıma ara vermek zorunda kaldım. Aynı anda iki iş birden yapılabilir ancak önemli olan, o işi layıkıyla yerine getirebilmek :) Dolayısıyla, hem okul hem de paylaştığım yazıların içeriğinin eşit ölçüde önem teşkil etmesi sebebiyle, bugün nihayet sınavlarımın da sona ermesiyle, derin bir nefes aldım ve uzun zamandr nadasa bıraktığım yazılarımı sizlerle buluşturma fırsatını sonunda yakaladım! :)

Kıssadan hisse, atalarımızın da dediği gibi, her işte çırak olmaktansa, bir işte usta olmayı yeğleyenlerdenim. :)

Peki ayrı kaldığımız zaman dilimi içerisinde dijital dünyada neler oldu, neler bitti? Ne gibi değişimler oldu, hangi uygulamalar karşımıza çıktı? Bunların hepsini elimden geldiğince takip etmeye çalıştım. Eğer ki, bahsedeceğim konular arasında atladığım bir nokta var ise,  yazımın sonunda belirttiğim mail adresim ve Twitter hesabım üzerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.  İletişime geçmeniz beni çok memnun eder ve hep söylerim, bilgi paylaştıkça artar :)

Şimdi esas konumuza geri döndüğümüzde, karşımıza bir sürü yenilik çıkıyor. Periscope, TIDAL, OneSong, Curator, Riff, Infinit.. Öyleyse hep birlikte bu uygulamalara şöyle bir göz atmaya başlayalım..

Sosyal medyanın hayatımızdaki yerinin ne olduğuna, insan ilişkilerini nasıl etkilediğine, bizler için aslında olduğumuz değil, olmak istediğimiz bir dünya yarattığına değinmiştim. Bu gelişmeler elbette ki tüketici istek, ihtiyaç ve davranışlarına göre belirleniyor. Daha da ötesi, bizlere çok güzel bir şekilde sunuluyor. Bir nevi farkında olmadan, markalara pazarlama kampanyaları ve yeni ürün geliştirmeleri sürecinde oldukça yardımcı oluyoruz. :)

Peki nedir bu gelişmeler? Hepsini sizler için elimde geldiğince yazımda toparlamaya çalıştım. :)

Infinit

Dosya paylaşmak, hepimiz için adeta günlük yaşantımızın neredeyse bir parçası haline gelmiş durumda. Tüm bilgiler, bu dosya alışverişleri sayesinde aramızda yer değiştiriyor. Ancak bu paylaşımlar sırasında dosyanın büyüklüğü, bekleme süresi gibi sıkıntılar yaşanabiliyor, ki, özellikle iletmek istediğiniz dokümanın acilen karşı tarafa ulaşması gerekiyor ise.. İşte tüm bu dosya hacmi ve bekleme süresi bakımından kolaylık sağlayan Infinit  tam da bu noktada rahat bir nefes aldıracağa benziyor.


Bunun yanı sıra sadece masaüstünden dosya gönderimi yapmakla kullanıcılarını sınırlandırmayıp, İOS ve Android uygulamalarını da son olarak kullanıcılarının hizmetine sundu.

WeTransfer, YouSendIt ve Dropbox gibi dosya paylaşım servislerinden, kendisini sıyırmasını sağlayan en önemli özelliği ve kullanıcılarına sunmuş olduğu çözüm, dosya büyüklüğü sınırlamasına takılmadan dosyaların farklı cihazlara aktarılabilmesini sağlamak. İtiraf edelim ki en büyük sıkıntılardan biri de, dosya paylaşımı sırasında internetin olur olmaz bir zamanda gitmesi ve o anda öylece kalakalmak..  "Artık kalakalmalara son!" Infinit'in diğer bir özelliği de, herhangi bir kesilme yaşandığı sırada dosya aktarımını geçici olarak durdurması ve online olduğunuz andan itibaren dosya aktarımına yeniden başlıyor olması..  Dolayısıyla tekrardan aynı işlemi yapmanıza gerek kalmadan ve "of pof" demenize sebep olmadan büyük bir kolaylık sağlamış oluyor. 

Uygulamaya ise, Facebook veya e-posta hesabınızla giriş yapabiliyorsunuz. Bir diğer ayrıntı ise, eğer dosya transferi yapacağınız kişi de bu uygulamayı kullanıyor ise, dosyaların doğrudan transfer edilmesi.. Eğer tam tersi bir durum söz konusu ise, e-posta adresinize, indirilecek olan dosyanın bağlantısı gönderiliyor.

Curator

Twitter'ın yepyeni servisi Curator,  medya şirketlerinin ve yayıncılarının, kullanıcılar tarafından atılan tweetlerin takip edilmesine ve filtrelemesine yardımcı olacak. 

 curator.twitter.com adresi üstünden  başvuru formunu doldurabilirsiniz. Ancak, bu formların değerlendirmeye tabi tutulacağını ve yapılan değerlendirme sonucunda yetkilendirilip yetkilendirilmeyeceğiniz kararı alınıyor.

Bu uygulama şu an için sadece medya yayıncı kuruluşları için sınırlı olsa da, gerçek zamanlı veriler ve Trend Topic listesine daha kolay erişilmesi bakımından uzun vadede markaların da ilgisini çekebileceğe benziyor.

Kullanıcı ile çift yönlü iletişim kurmak yolunda önemli bir adım olan marka iletişimi, bu sayede daha kolay veri elde edilmesine ve markaların hangi yöne doğru hareket edebileceğine ve/veya etmesi gerektiğine dair önemli ölçüde yol gösterici olacağa benziyor.

OneSong

Markaların yeni bir ürün geliştirmesinde, tüketici davranışları oldukça önemli bir ölçüde ortaya çıkmaktadır. Yeni bir ürün veya uygulamanın ortaya çıkmasındaki en önemli faktörlerin başında, tüketicilerin davranışları, istek ve ihtiyaçlarındaki değişimler gelmektedir.

Bir marka olarak bunu yakalayabildiğiniz ve de gözlemleyebildiğiniz anda, işte  tam da bu noktada kullancılarınızın hoşuna gidecek özellikleri ekleyerek genişletilmiş bir ürün sunduğunuzda, marka değerinizi maksimize etmeniz hiç de zor olmasa gerek. Bunu farkeden ise, Instagram. 

Herkes sevdiği ve/veya dinlediği şarkının  görüntüsünü Instagram'da mutlaka paylaşmıştır yahut paylaşan birilerine illa ki denk gelmişizdir.  'Madem böyle bir şeye ihtiyaç duyuluyor, o zaman bunun üzerine fikir geliştirelim' düşüncesiyle haraket eden İnstagram, şarkı paylaşan veya paylaşma isteği duyan kullanıcıları için, tam da buna uygun bir uygulama karşımıza çıkarıyor, OneSong!



'Her insan bir şarkıdır. Peki sen şu anda hangi şarkısın?' fikrinden yola çıkılarak, hiç olmadık anlarda "yahu nereden geldi şimdi bu benim aklıma" dediğinizde veya sabah kafa radyonuzda bir şarkıyla uyanıp, gününüzü o şarkıyla ile bitirdiğinizde, 'hayatınızın şarkısını' o gün ki zaman dilimi içerisinde OneSong ile kolaylıkla paylaşabilirsiniz.

OneSong uygulaması Spotify ile entegre olarak çalışıyor ve  şimdilik sadece İOS cihazlarda kullanılabiliyor.

Bir uygulamayı kullanabilmek için, başka bir mecranın kullanımının zorunlu kılınması, kullanıcılarda nasıl bir etki yaratacak zaman içerisinde görmemiz mümkün olacak. Duruma daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, kullanıcılar sayesinde her iki mecranın birbiri aracılığıyla reklamının yapılması sağlanarak, her iki  uygulama kullanıcı algısında uygun bir yere yerleştirilmiş olacaktır.

Bununla beraber pazarlama açısında konuyu ele aldığımızda, Instagram ve Spotify kendi hedef kitlelerini (Instagram'da dinlediği müziği paylaşan kullanıcılar) doğru bir şekilde belirlediğini ve bu yönde bir pazarlama faaliyeti gerçekleştirdiklerini görmekteyiz. Bu açıdan ele aldığımızda, pazarlama stratejisinde değişiklik yapılarak,  yoğunlaştırılmış pazarlamanın en uygun strateji olduğunu görmekteyiz.

TIDAL

Madem bu kadar Spotify'a değindik, şimdi hep birlikte kendisinin gıcır mı gıcır rakibi TIDAL'a bir merhaba diyelim! :)

Yeni rakibimiz TIDAL,  dünyanın en ünlü müzisyenlerinin oluşturduğu müzik paylaşım sitesi.  Müzik endüstrisinin Jay-Z desteğiyle yeni bir hareket başlattığını bu anlamda söylememiz yerinde olacaktır. 'Biz kaliteli müzikler yapıyoruz ve eğer kaliteli müzik dinlemek istiyorsanız, bunun karşılığını vermelisiniz. Çünkü, biz sizlere kaliteli müzik ile bir fayda sunuyoruz' temel fikri ile yola çıktığına değinebileceğimiz TIDAL, konumlandırmasını fiyat-kalite esasına göre yani "değer önermesi" yaparak bizlere sunuyor. E haliyle, #TIDALforALL hashtag'i ile kullanıcılara geleneksel medyadan daha kolay ulaşılmasına olanak veren Twitter üzerinden iletişim başlattı. Arasında Türkiye'nin de olduğu yeni pazarlara açılma kararı alan ve "müziğin geleceği" olarak nitelendirilen TIDAL piyasaya sunuldu.

 Aralarında Jay-Z başta olmak üzere, Rihanna, Madonna, DaftPunk, Beyoncé, Usher, Alicia Keys,  Kanye West, Chris Martin, Calvin Harris ve sayamadığımız müzik sektörüne yön veren ve bu anlamda kendi farklılıklarını ortaya koyan,  tabir-i caizse başlı başına bir marka ve endüstri olan sanatçıların desteğini de arkasına alan TIDAL, kendisine destek veren sanatçıların haklarını koruyarak, mağdur etmeme yolunda emin adımlarla ilerlemek istediğini açıkça Spotify ve Beats gibi iki önemli rakibine adeta meydan okuyarak belirtiyor.


Amacının ise,  sanatçılar ve hayranlar adına daha iyi bir hizmet ve daha iyi bir deneyim yaratmak olduğunu ve bu hizmetin dünyaya verilen bir söz olduğu belirtiliyor. Müziğin tüm duyguları yansıtması ve dinleyicilere bu duyguları geçirebilmesi ile evrensel bir dil olduğunu ve hangi özelliklere sahip olduğunuz , kim olduğumuza bakılmadan müziğin, tüm dinleyicileri biraraya getirdiğine özellikle dikkat çekiliyor. Böylelikle  #TIDALforALL'un neden bir hareket olarak başlatıldığını da net bir şekilde bizlere açıklıyor.


RİFF

Bu sefer ki sosyal medya uygulamamız ise Facebook'tan geliyor,  Riff.. Riff uygulamayı kullanan kişilerin arkadaşları ile beraber video yapmasına olanak sağlayan bir uygulama. Facebook hesabınızla giriş yaparak kullanmaya başlayabileceğiniz bu uygulamada, yaptığınız videoyu timeline'da yayınlayarak hem arkadaşlarınızla paylaşmanız hem de arkadaşlarınızın bu videolara istedikleri dokunuşları yapması mümkün. Aynı  durum tabi ki, videolara dokunuş yapmak veya kendi videosunu hazırlamak isteyen tüm kullanıcılar için de geçerli :)

Ancak Riff'in şöyle bir handikapı bulunuyor. Videoda istediğiniz herhangi bir dokunuşu yapmış olsanız dahi, bu dokunuşun, videonun asıl sahibi tarafından beğenilmediği durumlarda kaldırılma olasılığının da bulunuyor olması. Bir yandan kullanıcı açısından oldukça önemli ama aynı zamanda 'neden sildin?' şeklinde sorularla karşınızdaki kişiyi daraltmak ve değerinizi bu davranış üzerinden ölçmeye yeltenmeniz gerekecek kadar da sakıncalı.. O yüzden hiç bu yola sapmadan sadece o anda keyifli ana eşlik etmek hem videoyu yapan hem de onda değişiklik yapacak olan kişi açısından daha iyi :)




Bu uygulamanın hayata geçirilmesi daha doğrusu fikrin çıkış noktası, meydan okumak. Bu fikir üzerinden ilerlenilmesinin sebebi ise, geçtiğimiz yaz aylarında IceBucketChallange hareketi ile meydan okuma videolarının Facebook üzerinden paylaşım oranının oldukça yüksek olması ve Facebook videolarının yarı yarıya büyümesi.

Riff'i İOS ve Android  cihazlarda daha iyi incelemek ve deneyimleme fırsatı bulabilirsiniz. Bir anlamda, bu meydan okumaya  katılan kadar, karşı çıkanların da olduğunu düşünecek olursak, yine  burada 'meydan okumayı' seven hedef kitleye yönelik bir adım atıldığı ve yoğunlaştırılmış pazarlama stratejisinin kullanıldığını söyleyebiliriz.

Video özelliği ile Vine ve SnapChat'e rakip olabilir mi olmaz mı zaman içerisinde göreceğimiz bir gelişme ancak, videolarda değişiklik yapılabiliyor olması, özellikle birden fazla ürüne sahip olan markalar için bu anlamda oldukça avantajlı bir konuma sahip olabilir.  Diğer ürünler açısından yamyamlık olmaması adına, bir markanın yaptığı videoda değişiklik yapılarak, ürünlerin tanıtımı ve kendi aralarında iletişim kurularak aynı zamanda kendi tüketicilerini de videolara çekecek şekilde buna benzer bir fikir ile marka iletişimlerinin bu uygulama ile yapılması sağlanabilir görüşü içerisindeyim.

Dolayısıyla, çıkarılacak iyi bir fikir ile markaların bu uygulamayı kullanması ve karşımıza çıkması olası görülebilir. Dilerim ki, bu anlamda harika bir fikir karşımıza çıkar ve bizde bunun keyfini çıkartırız. :)



PERISCOPE

 En  dikkat çeken -en azından kendi adıma- ve markaların tutundurma faaliyetlerinde oldukça yararlanabileceğini düşündüğüm yepyeni bir uygulama daha, Periscope!

Periscope, bir bakıma hem tüketici yansıması hem de tüketicinin benlik imajını yansıtıyor diyebiliriz. Olmak istediğiniz dünyaya başka birinin yaptığı canlı yayın ile bağlanabiliyorsunuz, benlik imajı açısından da farklı yerleri gezmeyi incelemeyi seven, meraklı  kişilerin bir anlık da olsa bu uygulama sayesinde kolayca görmek veya bilmek istedikleri her şeye ulaşmasını sağlıyor. 

Twitter hesabınızla erişimin sağlandığı Periscope, yayınlarınızın kim tarafından görülmesini istediğinize ve kimleri takip etmek istediğinize kadar sizlere seçme ve seçilme hakkı sunuyor.

Periscope aslında  videoları izleyerek veya canlı yayın yaparak, dünyayı keşfetmenizi  sağlıyor. Yayını yapan kişi canlı yayın yaparak videosunu paylaşırken, seçeneğe bağlı olarak da bulunduğu yeri belirtme şansına sahip. Yayını izleyenler gerçek zamanlı olarak sizinle iletişme geçerek mesaj veya beğendikleri yayınları da ekrana dokunmak suretiyle kalpler göndererek beğenilerini sunma şansı tanıyor.

Yayın sırasında yayınızı izleyen kişi sayısını görebiliyorsunuz veye dilerseniz, yayınızı kaydedebiliyorsunuz. Bulunduğunuz ortamda yayınını takip ettiğiniz ve sizi takip eden kişilere göndermeniz açısından bu yönüyle Snapchat ile benzerlik gösteriyor ancak Periscope'un çok başka durumlarda farklılaştığına da dikkat çekmek gerekiyor.

Karşılaştırma yaptığımız takdirde, Periscope'ta herhangi bir süre sınırlaması yok, canlı yayında yorumlar ve beğeniler anında paylaşılabiliyor. SnapChat ise bu anlamda daha farklı, belli bir süre sınırında çektiğiniz fotoğraf veya videoları paylaşabiliyorsunuz ancak anlık olarak bu gönderilere dair görüşlerinizi veya beğenilerinizi belirtme şansınız yok.

Periscope'u kullanma yoluna giden herhangi bir markaya şu an için rastlamadım ancak olursa, ki, özellikle turizm sektöründe bulunan markalar açısından oldukça yararlanılabilir bir uygulama olduğunu söylemek mümkün. Bu uygulamadan, havayolu şirketleri, turizm şirketleri, turlar yararlanabilir. Seyahat edilen yerlerden canlı yayın yaparak, ülke ve/veya bölge, kısaca iç ve dış turizme oldukça katkıda bulunabilirler.

Aynı durum müzik sektörü için de geçerli olabilir. Sanatçıların konserleri, bir beste üzerinde çalışırken görüntülerinin anlık olarak yayınlanması vb. gibi durumlar üzerinden, kişisel markalama çalışmaları yapılabilir. Aynı zamanda radyo programları için de kullanılabilir bir uygulama ve tabiki bunu farkeden başarılı bir isim elbette var, Yasemin Şefik.


Yavaş yavaş kişiler ve markalar için kullanılmaya başlanacağını ve hatta devamının geleceğini düşündüğüm, oldukça zevkli bir uygulama.

Bekleyelim ve görelim. :)


Görüşleriniz, tüm beğeni ve eleştirilerinizi, varliknihan@gmail.com adresine iletebilirsiniz. :)

Twitter üzerinden iletişime geçmek ister iseniz, @NihanVarlk adresine hepinizi beklerim. :)

Sevgiyle kalın,
Nihan.











15 Mart 2015 Pazar

90'ların Mor İnekleri



"90'lar denince aklınıza neler geliyor?" diye bir soru sorulduğunda, muhakkak ki çok farklı anılar, düşünceler hafızalarda yerini alıyor ve dillerden dökülmeye başlıyor. Duygular adeta şelale olup çıkıyor.

Çocukluğunu 90'larda yaşamış, sokakta oynayan çocukların son nesli olmaktan da ayrı bir gurur ve keyif her zaman için duydum, duymaktayım.

90'ların bu anlamda doya doya içerisinden geçtiğim bir zaman dilimi ve her güzel şeyin yaşandığı ve sona erdiğinde  kapısını kapatıp çıktığımız bir dönem olması itibariyle, ayrıca aklımıza getirdiği çağrışımlar sebebiyle dönem olarak marka olduğunu söyleyebiliriz.

Bu dönemin hayatımıza en damga vurucu olayı ise, Türk Pop Müziği'nin beklenmedik yükselişi ve ortaya şimdi dahi çıkmayan bir sürü şarkının, hayatımıza yeni giren isimlerle beraber anılmaya başlamasıydı. İşin ilginç yanı, bu isimlerin Türk Pop Müziği ile anılması ve halen anılmaya devam edilmeleridir.  Onların şarkıları hala bam telimize dokunur. Daha samimidir, daha naiftir, daha duygusaldır, daha bizi anlatır. Doğallığından hiç bir şey kaybetmemiştir.



Sırf bu şarkılar yüzünden, tekrar dinleye dinleye nice kasetler bozuldu. Bozuldukça gidildi yenileri alındı. Türk Pop Müziği'ni dünyaya açtılar, şarkıları dillerden düşmedi. Dünya'yı "Şıkıdım Şıkıdım" oynattılar, "Araba" ilk defa bu dönemde dillere  pelesenk olan en popüler kelime oldu.

Her birinin kendine özgü bir tarzı ve duruşu vardı. Duyulduğunda, o şarkının bu mor ineklerden hangisine ait olduğu şıp diye anlaşılırdı. Mor inek dememin sebebi, pop müziğinde kendi kulvarlarında hatta aynı kulvarda olmalarına rağmen, farklı bir yer edinmeleri, diğerleri arasından cımbızla çekilir şekilde sıyrılmalarıydı.

 Peki bu mor inekler kimlerdi? Her birine şimdi sırasıyla göz atalım.

Yonca Evcimik

Hayatımıza 1991 yılında "Abone" şarkısıyla öyle bir giriş yaptı ki, arabesk furyasının  hakim olduğu döneme öyle bir damgasını vurdu ki, her birimiz şaştık kaldık. "Kim bu kız?" demekten kendimizi alamadık.  Türk Pop Müziği'ne cansuyu vermiş ve gelişip büyümesine vesile olmuş yegane sanatçıdır. Bu anlamda adeta, Türk Pop Müziği açısından bir armağandır. 


"Abone" şarkısı espirili sözleri ve şarkıya ait olan kendine has dansıyla başını alıp yürümüştür. Şu an bile o şarkı çaldığında, klipte yer alan dans yapılmaya devam edilmektedir. Zaten o andan itibaren de, kendisine abone olduk. Kendisine olan hayranlığım, kendimi bildikten ve O'nun şarkılarını ezberleyene kadar kasetleri bozuşumdan gelir.

"Kendine Gel" isimli ikinci albümü 1993 yılında hayatımıza girmesiyle beraber, bir reklam kampanyası şeklinde piyasaya sürülen ilk albüm olmuştur. Vücut ritmi ilk kez bu albümde kullanılmıştır. Bu anlamda bakıldığında, "Yonca yine imzasını attı" denilen işlerden biri olup çıkmıştır.



1994 yılında ise, Türkiye'deki ikinci  "8:15 VAPURU" adlı tekliyi  yapan sanatçı olmuştur. Yonca Evcimik tek şarkı ve onun 3 remiksinden oluşan tekliyle yurt dışındaki örneklerinde olduğu gibi yeni albümünün tanıtımını yapmıştır. 

Türk Pop Müziği'nde adeta bomba etkisi yaratmakla kalmamış, arabesk furyasının hakim olduğu dönemde direksiyonu bambaşka bir yöne kırarak, adeta öncülük etmiştir. Pop müziğindeki bu olumlu değişimin en önemli mimarlarından biri, hiç şüphesiz ki Yonca Evcimik'in ta kendisidir.

Marka kimliği açısından ele aldığımızda, yenilikçidir. Kliplerinde kullandığı kıyafetleri, tarzı, yaptığı dansları ve dansçıları ile de ayrıca fark yaratan bir isim olmuştur. Hiç bir klibinde aynı imajla karşımızda olmadığı gibi, sürekli olarak kendisini yenilemiştir. Tabir-i caizse bu anlamda, - ki hiç mütevazi olamayacağım- Türkiye'nin Madonnası'dır.

Şarkılarında gerekse karşısındakine haddini bildirir, aklını başına alması için diller döker eğer anlamıyorsa çeker gider, gerektiği yerde rest çeker, gerektiği yerde de aşkını ilan eder. İşte tam da bu anlamda, her birini içinde barındıran şarkısı vardır aslında.. Bandıra Bandıra..




Mustafa Sandal

Mustafa Sandal için bir cümle söyle deseler, ilk aklıma gelen şeyi söylerim; Türk Pop Müziği'ne adım atmama sebep olan ilk sanatçı. 1994 yılında "Bu Kız Beni Görmeli" dedi ve herkesi kendisine baktırdı. Gözler bu sefer Mustafa Sandal'ın üzerindeydi. O kız, kendisini gördü mü bilinmez ama Türk gençliği kendisini görmüş ve onun şarkılarına kulak kabartmaya başlamıştı bile.



Ta uzaktan duysanız bile, şarkılarının kendisine ait olduğunu anlardınız. Kendine has dansı zaten ilk bakışta dikkatleri çekmişti bir kere. :) Sağ elinizi, göğsünüzün üzerinde yuvarlak hareketler çizerek aslında kimin şarkısını dinlediğinizi veya hangi sanatçının hayranı olduğunuzu da tek bir hareketle anlatmanız gayet mümkündü.


Marka kimliği olarak Mustafa Sandal, farklılıktı bir bakıma. Şarkıların sessiz de söylenebileceğini, sevindiğimizde, sevildiğimizde, üzüldüğümüzde de duygularımızı sessiz bir tonda ve yerinde kelimelerle anlatabileceğimizi göstermişti aslında bizlere.


"Araba" dedi, dünya döndü O'na baktı. Bu klipte, aynı kişi iki farklı karakter olarak karşımıza çıktı ve tabi ki sevgiyi, gaza bastı mı giden değil, emek harcayan kazandı. :) Bu şarkıda sadece bizleri değil, dünyayı çeken bir tını vardı. Şarkıya Fas'ta yeniden klip çekildi, bununla kalmayıp; Rusça, Arapça ve Yunanca olmak üzere tam üç dile çevirisi yapıldı.


Sadece kendi yaptığı albümlerde karşımıza çıkmadı. Aynı zamanda pek çok sanatçıya verdiği şarkılarla, yaptığı vokallerde de varlığını sürdürmeye devam etti. Kısaca bizlere hem kendi seslendirdiği şarkıları, hem verdiği bestelerle ve hem de yaptığı vokallerle jest yaptı, bizde bunların hepsine mest olduk. Sibel Alaş- Adam, Asya-Beni Aldattın, Reyhan Karaca- Sevdik Sevdalandık bahsettiğim vokal ve bestelerin yalnızca seçilmiş örnekleri..



Serdar Ortaç

Serdar Ortaç dendiğinde akla gelen ilk kelime nedir derseniz, "Beste Fabrikası" derim. Radyo programı yaptığı dönemlerde sesinin ince olması sebebiyle kendisini kadın sanan kitleye, "Karabiberim" adlı şarkısı ile adeta sürpriz yaşattı.

Kıpır kıpır, düşündüren, ağlatan, içimize işleyen, rest çeken, insaf dedirten şarkıların söz ve müziklerinin hepsi kendisinin kaleminden notalara ve sözlere dökülerek hayat buldu. Kendine has dansını da bizlere her klibinde gösterdi, bir nesil onun dans hareketlerini nasıl yaptığını bulmaya çalışarak zaman dahi harcamıştır.



"Karabiberim" adlı şarkısının klibinde, göbekten zeytin yiyen ilk sanatçı olup, klip anlamında da bomba patlatmış ve oldukça konuşulmuştur. Şarkılarına sadece kendisi hayat vermemiştir.  Emel Müftüoğlu'ndan, Ebru Gündeş'e, Muazzez Abacı'dan, Sibel Can'a kadar birçok şarkıcının  pop müziğinin tam ortasına yerleşen şarkıları, Serdar Ortaç'ın elinden çıkmıştır. Hatta bu dönemde bile Ajda Pekkan da dahil olmak üzere besteleri başka sanatçılardan dönüp dolaşarak yine kulaklarımıza kadar gelmektedir. Buyurun işte onlardan bir tanesi :)




 Kim ne derse desin, Serdar Ortaç Türk Pop Müziği'nde hiç de göz ardı edilmeyecek bir noktadadır. Şu anki şarkılarını seven ve dinleyen kadar, bunu aksini söyleyen de oldukça mevcut olabilir ancak geriye dödnüp bakıldığında, yapılan işlerin hakkını vermemek de olmaz. Marka kimliği olarak ele alındığında, değişken ve farklıdır. Değişkenlik ve farklılık kendisinin şarkılarına, kliplerine, danslarına, yaptığı bestelerine, yazdığı sözlere kadar kendisini göstermiştir. Adeta her tarz müziğe ayak uyduran bir yeteneğe sahiptir.


Tarkan

Adı dahi söylendiğinde bile, içimizi titreten ve çığlık atma isteğimizi uyandıran, şu anda bulunduğu yerin hakkını vermiş isimdir. "Tarkan" dendiğinde kelimeler ardı ardına geliyor ve her biri cümleye dökülmek için sabırsızlanıyor.

"Kıl Oldum" ile karşımıza çıktığında, hem şarkının sözleri hem de imajı ile çok fazla bir etki uyandırmamış olsa dahi, daha sonra ardı ardına gelen hitler adını kalbimize yazmamıza ve kendisini unutamamamıza sebep oldu. Sonrasında yollarımıza güller döktü, bir şekilde gönüllerimizi kazanmaya bildi, kalbimizin tahtının temellerini de emin ve sağlam adımlara atmaya başladı.


Dünya'yı "Şıkıdım Şıkıdım" oynattı, Türkçe şarkıları dünyaya ezberletti. Peşinden genç kızları sürükledi ve posterleri her birimizin duvarını süsledi. Her ne kadar kliplerinde cesur bir imaj çizse de, kendisi kalbimizin mütevazi prensiydi.


Tarkan'ın da kendine has bir tarzı ve de dansı vardı. Bir erkeğe yakışacak en güzel dansı yıllarca, olumsuz eleştirilere maruz kalsa da, bizlere sergilemeye devam etti ve kendi bildiği yolda en güzel şekilde ilerledi. Dansı da kendisine yakıştırdı, yakıştırmayı da bildi. Halen bile, O'nun gibi dans eden, dans ederken bizleri kendisine hayran bırakan erkek sanatçı karşımıza çıkmış bile değildir.

Tarkan, dansı, tarzı, şarkı sözleri, yaptığı besteler ile adeta kendini bir marka olarak konumlandırmayı bildi. Marka kimliğine baktığımızda bu anlamda, yine farklılık dikkatimizi çekiyor.  Başka bir açıdan ele aldığımzda, kendi tarzından hiçbir zaman sapmamış olması da ayrı bir istikrarı barındırmaktadır.

"Kuzu Kuzu" dedi, bambaşka bir imajla karşımıza çıktı. Zilleri çaldı, yine o müthiş dansını yaptı. Kendi şarkılarını yazmaya başlamasının da böylece temellerini attı. Bu ziller,  konserlerinde kendisine eşlik edilmesi için  "Tarkan Zilleri" olarak hayranlarına dağıtıldı. Kısacası örnek alındı, yaptığı her şey daha önce yapılandan çok daha farklı olduğundan, kendisini izleyen kişilere de farklı olmanın aslında  çok da korkulacak bir şey olmayacağını bir bir gösterdi.



Yonca Evcimik, Mustafa Sandal, Serdar Ortaç ve Tarkan'ın ortak özelliklerine şöyle bir baktığımızda, Türk Pop Müziği üzerinde yoğunlaştıkları, her birinin dans anlamında da öne çıktığı dikkatimizi çekmektedir. Ancak burada çok kilit bir nokta, çok ince bir ayrıntı bulunuyor. Her birinin dansı kendine has, taklit yok. Serdar Ortaç ve Mustafa Sandal'ın dansları da yıllar boyunca konuşuldu ama onlar da kendi bildikleri doğruyu yapmaktan geri adım atmadılar.

Hepsi aynı kulvardaydı, hepsi farklıydı ancak bu farklılıklarını birbirlerinden o kadar güzel ayırdılar ki, her biri kendi gittiği yolda hepimizde ayrı bir iz bıraktı. Klipleri birbirinden farklıydı, imajları farklıydı. Dolayısıyla zamanın en güzelinde, en güzel sanatçıların en güzel şarkılarını dinledik.

Sadece bu anlamda bile, çok şanslı bir nesildik.

Görüşleriniz, tüm beğeni ve eleştirilerinizi, varliknihan@gmail.com adresine iletebilirsiniz. :)

Twitter üzerinden iletişime geçmek ister iseniz, @NihanVarlk adresine hepinizi beklerim. :)

Sevgiyle kalın,
Nihan.













12 Mart 2015 Perşembe

Sosyal Medya Hayatımızın Neresinde?


Sosyal medya hayatımızın tam olarak neresinde yer alıyor diye arada sırada, zaman zaman kendime sormuşluğum çok oluyor. Özellikle sadece birkaç arkadaşım hatta doğrusunu söylemek gerekirse, buna bir elin parmağını dahi geçmeyen arkadaşlarımla bir araya geldiğim zamanlar anlıyorum. Ki, bu arkadaş çevrem her daim görüştüğüm, bir şeyler paylaştığım, muhabbetlerinden keyif aldığım ve zamanın yanlarında nasıl geçtiğini anlamadığım insanlardan oluşuyor. Bu anlamda çok mutluyum, şikayet edecek değilim.

Ancak, gel gelelim ki başka bir açıdan bakıldığında işler epeyce bir değişiyor. Muhakkak ki, her birimizin okul, iş ve başka yerlerde başka kimliklerde olduğu bir çok hayatı var. Bu hayatlarınıza gittiğiniz bir müzik, oyunculuk, senaryo kursu vb. bir takım yerlerde farklı kimliklerde hayat buldurabiliyorsunuz. Burada arkadaş olarak edindiğiniz veya tanıştığınız bir sürü insan var ve su götürmez bir gerçek ki, hepsinin birer sosyal medya hesabı mutlaka var. Facebook, Twitter, Instagram, Pinterest, Swarm, Foursquare ve buna yeni eklenen Snapchat'i de dahil ediyorum ve daha niceleri..


Her birini mutlaka özellikle kendinize yakın bulduklarınızı, ortak paydada buluştuklarınızı veya hoşlandığınız kişileri bu mecralardan ekleyerek aslında bir nevi sinyal göndermiş oluyorsunuz. Bu mecralardan adeta sular seller gibi konuşan bizler, yüzyüze geldiğimizde iki lafın belini dahi kıramıyoruz. Bunun nedeni, kendimizi yazarak daha iyi ifade ettiğimiz için mi, yoksa o anda karşımızdaki kişiyi hiç bekleme / bekletme lüksümüz olmadığından kelimeleri seçemediğimiz için mi geliyor bilmiyorum.

Artık öyle bir noktaya gelindi ki, üç beş kişi bir yere gittiğinde bile, bir masa etrafında toplanmış, birbiriyle konuşmayan sadece telefonuyla ilgilenen bir sürü insana denk gelebilirsiniz. Bunu gözlemlemek için sadece tek bir mekana girmeniz bile yeterli. Çok klişe olacak belki, ki, klişeleri hiç sevmem.. Kalabalıkların içerisinde, herkes aslında yapayalnız..

Sosyal medyayı karalamak gibi bir amaç içerisinde değilim, bizleri dünyaya bağlıyor. Ancak, kendimizi ne kadar kabuğumuza çektiğimizden bahsetmeye çalışıyorum. Çok bahsedilen "hayaller" "hayatlar" olayı aslında tam da bu noktada bu mecralarda yer alıyor.

Facebook sayfamda tam tamına 310 arkadaşım var ve bu arkadaşlarımın sadece beş veya altı tanesi ile gerçekten görüşüyorum, bir şeyler paylaşıyorum.. Şimdi böyle söylüyorum, bu yazıyı Facebook sayfamda paylaştığımda da olur ki okur ve üzerinize alınırsanız gayet mutlu olacağımı belirtmek isterim. Keza bu yazıyı da zaten aslında ne kadar "sağlam bağ"lar kurmak istesek de kuramadığımız için de biraz yazıya döküyorum. :)

Şu açıdan da olaya bakıyoruz belki de.. "Facebook sayfamda var mı? tamam var.. O zaman bir yere gitmez, ne zaman istesem muhabbet ederim, bir tık ötemde.. ". Kaldı ki işin apayrı ve bambaşka boyutları da var.. Diyelim ki, bir kişiyi bulunduğunuz mecralardan çıkardınız yahut yeni tanıştığınız birini eklemediniz, işte o zaman olay çok farklı bir şekil almaya başlıyor.

"Beni eklemedi fakat seni eklemiş. Seni neden ekliyor ki, muhabbetiniz bile yok" buyurun aranıza bir fitne girdi bile, kafanızda sorular sorular düşünceler..  "x'in sevgilisi y'nin altına yorum yapmış, o da onu beğenmiş, bunu gören z'de sevgilisi x ile kavga etmiş" .. arkadaşlıktan çıktım artık, ilişinizi doğru dürüst bile yaşamıyorsunuz.


Mazallah, kişi veya kişileri de çıkardınız bulunduğunuz mecralardan, durum o zaman vahim. Bir veryansınlar , bir feryatlar bir figanlar.. Bu durumları yaşadığınız zaman, artık o kişinin hayatında olmadığınızı, olmayacağınızı ve sizi hayatında artık istemediğinin sinyallerini alıyorsunuz. Beyin artık bu düşünceyi  kendi kendine üretmeye başladı. Halbuki, aslında o kadar feryat figan ettiğiniz kişi belki de bir konuşma uzağınızda ancak bunu bilemiyorsunuz neden? çünkü "aramak" yetinizi kaybettiniz, bir şekilde kaybettirildik.


Sosyal medya artık hayatımızın tam da orta yerinde aslında. Markaların buna dikkat çeken reklamlarından önce, dün rastladığım bir haberi de paylaşmak isterim.  İngiltere'de görülen velayet davasında, bir grup avukat,  Polonya'da yaşayan ebeveyne ulaşamayınca çareyi mahkeme kararını Facebook üzerinden tebliğ etmekte bulmuşlar. İngiliz medyasında yer alan habere göre, Polonya'da ikamet eden ebeveynin kimseyle görüşmek istememesini göz önünde bulunduran mahkeme, avukatların tebligatını da geçerli saymış. Haberi detaylı bir şekilde okumak isterseniz diye linkini de paylaşıyorum. :)
http://www.haberedikkat.com.tr/m/?id=206361

Sosyal medyanın hayatımızı yönlendirdiğinin artık markalar dahi farkında.. ve tutundurma faaliyetlerini de buna göre düzenleyen markalar da var tabi ki. Biraz önce uzun uzadıya bahsettiğimiz, "bir sürü arkadaşım var ancak halimi hatrımı soran iki üç kişi" mevzusuna Nescafe cuk oturan bir reklam yaptı. Tabi bu reklam filmini ilk önce Fransa'da gerçekleştiren marka, daha sonra bunu Türkiye'ye de "adapte" ederek, bizlere sundu. Her iki reklam filmini de hatırlatmak açısından sizlere sunuyorum. :)



Sosyal medyayı eskeza bende aktif olarak kullanan biriyim. Markaların yaptığı dijital kampanyaları, neler yaptıklarını vs. elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Yorum yapıyorum, retweet ediyorum, tweet atıyorum, fotoğraf beğeniyorum, yolda benden yaşça büyük insanların bana "garip" bakışlarına aldırış etmeden Snap atıyorum. Evet, ben de yolda yalnızca elindeki telefona bakıp yürüyenlerdenim.

Aslında durup şöyle bir bakıldığında, bu dijital çağda yaşayan bizlerin iki hayatı var. Biri gerçekten etrafımızda olan bitenlerin yer aldığı gerçek anlamda varlığımızın bulunduğu hayatımız; diğeri ise, sanal hayatımız.

Güneşin doğuşunu veya batışını, martıların uçuşunu, denizlerin dalgasını her an her saniye duyuyoruz, her birine ayrı ayrı bakıyoruz fakat görmüyoruz. Bir yandan başka bir hayata bağlanırken, bir diğerinden uzaklaşıyoruz, kopuyoruz. Bütün bu yazdıklarımı anlamlı bir şekilde açıklayan bir marka var aslında, Coca Cola. Buyurun hep beraber izleyelim..


Markalar elbette sosyal medya kullanımına oldukça özen gösteriyor. Bu mecralarda yer almak özellikle tüketici ile adeta bir buluşma noktası ve hatta kendinize bu mecralarda yaptığınız uygulama, yarışmalarla veya kampanyalarla potansiyel müşteriler de çekerek, hem deneyimsel bir pazarlama yaşatıyorsunuz hem de marka ile mevcut ve potansiyel müşteriler arasında bir bağ kurulmasına yardımcı oluyorsunuz. Bir nevi, marka sadakati yaratmanın yolu da artık sosyal mecralardan geçiyor diyebiliriz.

Annelerin sosyal mecralara ait her türlü özelliği kendi bünyesinde barındırdığını düşünen veya sosyal medya üzerinden bizleri takip ederken verdikleri tepkileri de kullanmanız mümkün. Markalar elbette bu konuya bir şekilde dikkat çekiyor. Burada sizlerin huzuruna  BEKO ve Profilo'ya ait Anneler Günü için hazırladıkları tutundurma faaliyetlerini çıkaracağım.



Ebeveynlerimiz ve bizlerin hayatına bakıldığında mutlak olarak farklılıklar göze çarpıyor her anlamda. Sosyal hayatları, arkadaşlık ilişkileri, sahip oldukları veya edindikleri bir takım şeyler başlı başına bizlerden çok farklı. Konuşma dilimiz, kullandığımız kelimelerin bile birbiriyle ilgisi dahi yok.

Peki, ebeveynlerimiz ve bizlerin arasındaki bu jenerasyon farkını ortaya çıkaran bir reklam yapın dersek, nasıl bir yol izlerdiniz? Bunun cevabını en güzel veren markalardan biri, Tadım.



Bu lezzetli ve keyifli son paylaşımımla beraber, her birinize ayrı ayrı mutlu, huzurlu ve bol neşeli bir gün diliyorum. :)

Sevgiyle kalın,
Nihan.